1 com

elephant (2003)

gus van sant'ın ciddi anlamda gerçek bir olaydan esinlenerek senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde muhtemelen hiç duymadığımz alex frost, john robinson, elias mcconnell, eric deulen, jordan taylor gibi isimler yer alıyor. ayrıca film nuri bilge ceylan'ın aynı sene "uzak" filmi ile "jüri büyük ödülü"nü kazandığı 56. cannes film festivali'nde "altın palmiye ödülü"nü ve "en iyi yönetmen ödülü"nü aldı.

gayet monoton bir okul gününü zaman oyunları yaparak göstermeye çalışan ve bunu oldukça başarılı şekilde gerçekleştiren gus van sant, sıradan öğrencilerin günlük yaşantılarını gözler önüne sererek başlıyor filme. sarhoş babasıyla uğraşmaya çalışanından tutun, herkesin inek ve ezik gözüyle baktığı, eşofman giymediği için öğretmeninden azar işitenine kadar her türlü insan mevcut filmde. başlarda kurgunun özellikle seçilip anlatılan bu öğrenciler üzerinden olacağını düşünmemize sebep olan film, son yarım saatinde tamamen alakasız bir konuya dönüş yapıyor. günümüzün şiddet içerikli oyunlarından olan bu adam öldürmece saçmalığı ele alarak ana konuya giriş yapıldıktan sonra, başta bu oyunlar olmak üzere çocukları şiddet eğilimli yapan birçok etmen olduğu gözler önüne seriliyor.

çook düşük bir bütçeyle çekilen film, değişik; fakat bir zaman sonra gerçekten sıkan kamera açılarıyla çekilmiş. başlarda farklılığıyla ilgimizi çekmesine rağmen aynı açıları görmekten sıkılmamızı engelleyemiyor malesef. yine de izlenmeli, altın palmiye'yi de boşa almadığı çok belli.

0 com

the imaginarium of doctor parnassus

heath ledger'ın ölmeden önce çekimlerinde yer aldığı son filmi "the imaginarium of doctor parnassus" 62. cannes film festivali'nde gösterildi. yönetmen terry gilliam heath öldükten sonra filmi tamamlayabilmek için senaryoyu değiştirmiş. filmde yer alan diğer oyuncular ise johnny depp, jude law, colin farrell, hatta tom waits. vizyona girse de izlesek, gözlerimiz bayram etse.
0 com

scar jo ve pete yorn'dan albüm

ilk albümü olan "anywhere i lay my head"'de tom waits parçalarını bambaşka bir formatta yorumlayarak müzikal kariyerine başlangıç yapan scarlett johansson eylül ayında yeni bir albümle gündemde olacak. bilindiği gibi ilk albümünde dave sitek ve david bowie'nin gücünü arkasına alan johansson bu sefer de pete yorn ile beraber ortak çalışma yapmış. -mişli geçmiş zaman kullanmamın nedeni, bu albümün kayıtlarının ilk albüm olarak niteleyip durduğum "anywhere i lay my head"'den 2 sene önce yapılmış oluşu. albümün esin kaynağı ise serge gainsbourg'un 60'larda brigitte bardot ile beraber yaptığı kayıtlar.
2 com

wendy and lucy (2008)

çoktan beridir harddiskimin bir köşesinde sırasını bekliyordu bu film. aslında neyin sırası olduğu da meçhul. kafam hangi moddaysa onu tıklayıp izlemeye alıyorum. film başlayıp isimler akmaya başladığında michelle williams ismini gördüğümde öğünç geldi aklıma, pek sever bu hatunu. hatun da durduk yere çok küfür yemiştir benden öğünç yüzünden, neyse... yönetmen kelly reichardt senaryoyu jonathan raymond ile beraber yazmış.

michelle williams'ın canlandırdığı karakter olan wendy, köpeği lucy ile beraber arabaya atlayıp amerika'yı boydan boya katetmektedir. amacı ise çalışacak insanlara ihtiyaç duyulan alaska'ya varıp orada bir düzen kurmaktır. alexander supertramp'ın kuzeye yolculuğunu çağrıştıran bu başlangıçla beraber tam bir yol filmi izleyeceğimi düşünürken, küçük bir kasabada geceyi uyuyarak geçirmek için yolun kenarına çeken wendy'nin arabasının camı bir güvenlik görevlisi tarafından çalınır. bulunduğu arazide uyku çekmenin yasak olduğunu belirten güvenlik görevlisi, wendy'den aracını başka yere çekmesini ister. wendy marşa basar ancak arabası çalışmaz, arızalanmıştır. yasaklı araziden arabayı güvenlik görevlisinin yardımıyla iterek çıkaran wendy, kasabada tamirci ve alışveriş edebileceği market konusunda bilgi edinir. kasabadaki tek tamircinin kapalı olması üzerine siniri bozulan wendy alışveriş merkezinin yolunu tutar. ancak aksilikler onun peşini bırakmaz. kısıtlı bir bütçeyle çıktığı bu yolculukta, arabasının bozulmuş olması parasını daha dikkatli harcamasını gerektirir. bu nedenle de girdiği süpermarkette maması biten lucy için köpek maması çalmaya kalkışır. ancak marketi terkederken bir görevli onu yakalar ve bir odaya çekerler. olaydan polis haberdar edilir ve wendy karakolluk olur. kefaret bedeli olarak 50 papeli ödedikten sonra aynı günün öğle saatlerinde serbest kalır ve dosdoğru marketin yolunu tutar. çünkü alışverişe girmeden önce lucy'i marketin önüne bağlamıştır. ancak oraya vardığında lucy'nin yerinde yeller esiyordur. bozulan arabasının ardından, yol arkadaşı lucy'nin de kaybolmasıyla wendy bu kasabada tıkılıp kalır. tek yardımcısı ise buradaki ilk gününde rastladığı ilk kişi olan güvenlik görevlisi olur.

daha önce ablası ve onun eşiyle beraber yaşayan, kendisine bir düzen kurmak amacıyla çıktığı yolculukta sahibi olduğu şeylerden vazgeçmek zorunda kalan wendy'nin en yakınlarından beklediği ama alamadığı yardımı hiç tanımadığı birinden alışına, düştüğü çaresiz durumda bir hobo* gibi sokaklarda ve yollarda takılışını seyreyliyoruz film boyunca. tüm bu hikaye minimalist bir tutumla aktarılıyor bize. ve bu yönüyle de çok çekici geldi bana. son dönemde izlediğim en elle tutulur filmlerden biri.

* hobo: berduş, aylak gibi anlamlara gelir. battaniyesiyle birlikte sokaklarda takılır, kimi zaman trenlerde kaçak olarak seyahat edip şehir değiştirirler, buluşma yerlerinden biri de trenlerin geçip durduğu istasyonlardır. jack kerouac'ın "on the road"'unda, "dharma bums"'ında izleri vardır.
2 com

muse albümünün adını koydu

muse, sonbaharda çıkaracağı yeni albümünün adını belirledi. eylül ayında çıkması beklenen albümün adı "the resistance" olarak açıklandı. albümün kayıtları için geçtiğimiz sene milano ve como gölü'ndeki stüdyolara kapanan grup albümün prodüktörlüğünü daha önce depeche mode ve oasis ile çalışmış olan mark 'spike' stent'e emanet etmişti.