0 com

alıntı #4




"şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam. bu bir.

kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim. bu iki.

yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim. bu üç.

dördüncüsü. gerçeği, içtenliği ve samimiyeti çok severim. ve dostoyevski'nin dediği gibi gerçeğin her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim. arkadaşlığın  karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. evet, buna bayılırım.

arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez!"

"yeraltı" - 2011

0 com

lulu gainsbourg

serge gainsbourg, jane birkin ve kısmen de olsa charlotte gainsbourg ile beraber kana karışan melankoli oranını arttıran etmenlere aynı familyadan bir isim daha katıldı: lulu gainsbourg. kendisi serge'in caroline von paulus ile beraberliğinden olan oğlu. geçtiğimiz aylarda babasının şarkılarının kendine ait yorumlarından oluşan bir albüm yayınladı "from gainsbourg to lulu" adını taşıyan. albüm öyle bir çorba ki, tuzunu, biberini atan çok; iggy pop, johnny depp, scarlett johansson, marianne faithfull, rufus wainwright gibi isimler var. hal böyleyken leziz bir albüm olmuş. dinlerken yanına tatlandırıcı bir şeyler ister tabi, şarap gibi, viski gibi.

altta serge gainsbourg'un milyon defa dinlesem bıkmayacağım, 40 yılı deviren konsept albümünün en sevdiğim parçasının yorumu mevcut, tadına bakın:

1 com

alıntı #3

"sana bir hikaye anlatacağım.

uzun zaman önce sokağın sıradan tarafında 22 numarada kalırdım. sokağın karşısındaki evlere bakar; insanların daha mutlu, odalarının daha güneşli, partilerinin daha eğlenceli olduğunu düşünürdüm. aslında onların odaları daha karanlık ve küçüktü. sonra onlar da sokağın karşısına gözlerini diktiler.

çünkü; biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz."

"la fille sur le pont" - 1999
0 com

alıntı #2


"tanıdığım birileri vardı. bu iki kişi, birbirlerine aşıktı. kız çok gençti. 17 ya da 18 yaşındaydı sanırım. ve erkek de ondan epey yaşlıydı. biraz hırpani ve asi biriydi. kız ise çok güzeldi, anladın mı? ve birlikte her şeyi bir tür maceraya dönüştürüyorlardı. bu da kızın hoşuna gidiyordu. sadece bakkala gitmek bile onlar için macera doluydu. hep aptalca şeylere gülüyorlardı. çocuk, kızı güldürmeyi seviyordu ve başka hiçbir şey umurlarında değildi. çünkü tek istedikleri birlikte olmaktı. her zaman birlikteydiler."
"paris, texas" - 1984
1 com

rosetta (1999)


"senin adın rosetta,
yeni bir iş buldun,
yeni bir arkadaş edindin,
normal bir yaşantın var,
boşluğa düşmeyeceksin,
iyi geceler."
herkesin iyi kötü bir hikayesi var bu hayatta. bu da rosetta'nın hikayesi. yoksulluk nedeniyle şehrin dışında bir karavan kampında, karavanı yemek - elektrik - su gibi temel ihtiyaçları karşılamak için bedenini başkalarına vermekten çekinmeyen, alkolik bir anneyle beraber paylaşan, tüm bu ahlaki çöküntü içerisinde kendi sınırlarını kaskatı çizen , hem bu sınırları hem de yaşamın ona biçtiği pay nedeniyle tamamen izole olmuş bir şekilde yaşayan ve tüm bu şartların altında yabanileşmiş bir kızdır rosetta. niteliksizdir, işe giremez, işe girse de sistemin açıklarından faydalanan patronlar sayesinde işte tutunamaz, yeteri kadar çalışamadığı için de devlet sigortası da alamaz. dardenne kardeşler, rosetta'nın hikayesini olduğu gibi, herhangi bir duygu sömürüsüne ihtiyaç duymadan anlatmışlar. ecnebiler gibi bitireyim: highly recommended!
0 com

jazzy weekend



the drift - "dark passage" // post-rock, post-jazz



trunks - "screaming idiots" // noise-rock, jazz



dale cooper quartet & the dictaphones - "eux exquis acrostole" // dark jazz
0 com

unspoken magazine


günümüzde online dergilerin, basılı dergilerin yerini aldığı oldukça aşikar. bunun en başarılı örneği ilk sayısı ile herkesin beğenesini kazanmış olan unspoken dergisi. biz de boş durmadık ve unspoken dergisinin genel yayın yönetmeni uğur çokiçli ile beraber keyifli bir söyleşi yaptık.


unspoken dergisini yayınlamaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

öncelikle en büyük tutkusu dergicilik olan biriyim. böyle bir işin içine girmeden önce çok fazla toplantı yaptık. her şeyi enine boyuna konuşup, en ince detayına kadar planlayıp öyle çıktık yola. çok çalışmak ve istikrar da eklenince işin içine böyle tatmin edici bir sonuç çıktı ortaya. modayı baz alarak bir çok farklı konuyu ele alabilen bir dergi unspoken. okuyucunun ufkunu açan ilham veren bir dergi olmasını hedefledik.


unspoken dergisinden önce amatör veya profesyonel olarak yaptığınız işlerden söz edebilir misiniz?

daha önce moda fotoğrafları çekiyordum. bir şekilde yine modanın içindeydim. her zaman daha fazlasının varolduğuna inanan biri olduğum için de çıtayı hep yükselttim. bu zamana kadar yaptıklarım benim için büyük avantaj oldu çünkü bir dergide yapılan her iş hakkında oldukça fikir sahibi olmamı sağladı. yapılan sayfa tasarımlarından çekilen fotoğrafa, yazılardan reklama kadar bilinçli bir şekilde yönetmemi sağladı.


unspoken dergisinin amacı, genel anlamda nedir? gelecek sayılarda ne gibi yenilikler veya farklılıklar olacak?

unspoken öncelikle yaratıcı bir dergi. online bir dergi olduğu için de geniş kitlelere ulaşmamız çok daha kolay oluyor tabii ki. bunun yanında ücretsiz yayınlanan bir dergi olduğundan, okuyucular her ay yeni sayılarımızı ve arşivlediğimiz eski sayılarımızı diledikleri gibi okuyabilecekler. ilk sayımızı yayınlayalı çok kısa bir süre olmasına rağmen inanılmaz olumlu geri dönüşler alıyorum. bunların yanı sıra gelecek sayılarda erkek modasını da unspoken'a dahil edeceğiz. bu konuda da gerçekten çok farklı fikirlerimiz var.


unspoken magazine nasıl bir süreçte ortaya çıktı? bu süreçte kimlerle çalıştınız ve ne gibi aşamalardan geçtiniz?

yaratıcı insanlardan oluşan bir ekip kurmaya özen gösterdim. üzerime oldukça fazla bir yük binmiş olsa da aşık olduğum mesleği yaptığımdan dolayı herkesi bu kadar tatmin eden bir derginin ortaya çıkmış olması da sürpriz olmadı. unspoken ocak sayımız için murat dalkılıç'la çok ses getirecek bir çalışmanın yanı sıra hatice gökçe sayfaları da çok ilgi çekecek diyebilirim.


internet üzerinden çıkarılmış bir dergi olmasına ve şu an için sadece tek sayısı bulunmasına rağmen unspoken magazine oldukça başarılı, bir o kadar da profesyonel bir dergi gibi dikkat çekiyor. bu durumu sıkı çalışmanızla bağdaştırırsak neler söyleyebilirsiniz?

istikrar diyebilirim. ben başarının istikrarla direkt bağlantılı olduğuna inanıyorum. bir süre çalışıp sonra dinlenmek bana göre değil. başarı denen şey, mola vermeyi kabul etmiyor. her daim üretmek, çalışmak ve istikrarı korumak gerekiyor. unspoken'da bu temellerin üzerine kurulu bir dergi olduğu için bu kadar kolay kabul edildi. tabii bu sadece başlangıç. henüz hiçbir şey görmediniz...
3 com

hey kowalski, you out there?

vanishing point (1971)
2 com

midnight in paris (2011)


jack kerouac, kökenlerinin paris'te olduğuna inanıp, çok sevdiği yola atlayıp paris'e gelişini, paris'te her yerde kökenlerine ait bilgileri edinme çabasını, hatta biraz da kendini tanıma çabasını ve burada yaşadığı aydınlanmayı "paris'te satori" kitabında anlatır. woody allen'ın avrupa'daki duraklarından biri olan paris'te geçen filmi bana bu kitabı çağrıştırdı. kendisiyle son derece uyumsuz olan nişanlısı inez'in babasının iş gezisi nedeniyle geldikleri paris'te, inez'in antipatik arkadaşlarıyla beraber dansa gitmeyi reddeden gil, paris sokaklarında kaybolur. bir merdivene çökmüş umutsuzca ne yapacağını düşünen gil'e önünde duran arabadan yapılan davet sadece bir şehir turu için değildir. onun altın çağı'na giriş için, aydınlanması için bir kapıdır.

"midnight in paris", konusu itibariyle allen'ın son dönemde çektiği avrupa'da geçen filmlerinden farklı bir yerde. edebiyat, sinema çevrelerine olan vurgularıyla daha çok new yorker filmlerini andırıyor. filmi izlemeden önce woody allen'ın sinema diline aşina olmak ve hatta filmde geçen dali, picasso, hemingway, fitzgerald gibi isimler hakkında belli bir düzeyde bilgiye sahip olmak filmden alınan zevki kat kat arttırıyor. düz bir seyirle de filmden zevk alınabilir ancak karakterlerin çok fazla karikatürize edildiği gibi gereksiz yorumlara rastlamak mümkün olabiliyor.
0 com

pazar güzellemesi

0 com

dexter

minik harrison'ın anaokul seçimi, brother sam'in vaazları, kutsal kitaptaki olayların sahnelenip önümüze konulmasıyla yoğun bir din temalı sezon izlemekteyiz. ki işin renginin böyle olacağı sezon posterinden belliydi. belli bir şablonu olan ve her sene aynı şablonun ısıtılıp ısıtılıp önümüze konduğu dizide, sezonun en heyecan veren yanı işlenen cinayetlerin sanatsallığı. ikili dex'in masasına yatana kadar (tabi ezber bozulmazsa) her bölüm güzel cinayetler izleyecek gibiyiz.
0 com

alıntı #1



"ne düşündüğünü biliyorum. acaba beş kez mi ateş ettim, altı mı? doğrusunu söylemek gerekirse bu kargaşada ben de hesabı şaşırdım. ama şimdi, bu kırkdörtlük bir magnum, dünyanın en güçlü tabancası ve rahatlıkla senin kafanı uçurabilir. kendine sor 'bugün kendimi şanslı hissediyor muyum?' diye. ha, kendini şanslı hissediyor musun?"

clint eastwood, "dirty harry" - 1971
0 com

iki kalas bir heves


"iki kalas bir heves", emine algan'ın erol günaydın ile yaptığı söyleşilerden oluşan bir kitap. meslekteki 50. yılını çoktan deviren usta oyuncunun yaşamı hakkında detaylara sahip kitap, günaydın'ın trabzon'daki yıllarından açılıyor. babasının okul çağındaki çocuklarının daha iyi bir eğitim görmeleri adına istanbul'a gelişleri, istanbul'da galatasaray lisesi günleri, lisedeki tiyatro temsillerinden profosyonel tiyatroya adım atışı girişi oluşturuyor. 2007 yılında hazırlanan kitapta o yıla kadar ait dönem içermekte ancak ağırlık, günaydın'ın en çok aktif olduğu dönemler olan 60 ve 70li yıllara verilmiş. ki böylesine usta ve yaşamı dolu geçmiş bir oyuncunun hayatını 441 sayfaya sığdırmak oldukça çok zor olur. kitapta erol günaydın hakkındaki bolca detayın yanı sıra türk tiyatrosu (gelişimi, duraklayışı gibi), dönemin oyuncuları hakkında başka bir yerde rastlayamayacağımız bilgilere -hem de ilk ağızdan- sahip oluyoruz. bu bakımından sadece bir biyografi olarak değil, türk tiyatrosuna dair bilgi kaynağı olarak da kabul edebiliriz "iki kalas bir heves"i. daha önce ferhan şensoy'un "kalemimin sapını gülle donattım"ına hayran kalmıştım, bu kitaba da aynı şekilde hayranlık besledim.

"iki kalas bir heves: erol günaydın kitabı" - emine algan, t. iş bankası kültür yayınları, 2007
0 com

drive (2011)


bundan henüz 3 ay öncesinde şehir içi trafiği dersleri aldığım zamanlar aklıma geliyor. bir panik, bir heyecan. daha kurs yerine giderken panik atak geçirir gibi hızlı hızlı nefes alışlarım, içime giren ve iç organlarımı bastıran koca sıkıntılar. bir yandan da kafamda ders esnasında hangi vitese ne zaman geçeceğim, sokağa dönerken pedallarla ne yapmam gerektiğini kuruşlarım ve direksiyon başına geçtiğimde bu kurguları gerçeğe dökemeyişlerim ve "yok, olmayacak bu iş. kullanmayacağım araba" diye vazgeçişlerim, hemen akabinde otobüse mahkum olmaktan nefret ettiğimin akla gelişi ve pes etmeyişlerim. bıyık altından altından gülüyorum şimdi bunlara. artık yollarda rahat rahat fink atar, hatta hiç nedensiz kendime güvenip saçmasapan hareketler yapar haldeyim. o zamanlar 40'la giderken, "aman aman çok hızlı gidiyoruz" diyerek frene davranışlarımın, "uzun yolda bile hız yapmam, 90'ı geçmem" diye kendi kendime verdiğim sözlerin yerinde yeller esiyor.


donuk bakışlı kahramanımız bu hallerimi görseydi o soğuk yüzünde nadiren beliren gülümsemelerinden birini de bana atardı sanırım. kendisi usta şöför. filmlerde sürücülük yapıyor, yeteneklerinden nimetlenilen bir tamirhanede ustasına yardımcı oluyor, geriye kalan zamanlarında ise karanlık sulara dalıp yeraltı dünyası adına çalışıyor. ki burada son söylediğime, filmin daha açılışında tanık oluyoruz. soyguna karışan hırsızları, kendi kafasında kurduğu plana sadık kalarak, yavaş ancak kararlı bir şekilde taşıyor. benzer konulu çoğu filmin aksine aksiyon öğelerinden olabildiğince az yararlanılan bu açılış, bir anlamda filmin karakteristiğini ortaya koyuyor: soğuk bir atmosfer, emin adımlar, kararlı yürüyüş.

james sallis'in romanından uyarlanan "drive", suç dünyasının içinde olan ve bu dünyadan etkilenen karakterleri, neredeyse filmin tamamında sürücünün donuk ifadesini tamamlayacak türden müzikleriyle soğuk bir film. ki bu da çoğu aksiyon filmseverin bu filmden beklediğini bulamayıp, filmi kötülemesine yol açıyor. eğer bu durum aşılabilirse görüntülerin güzelliği, anlatımının yalınlığı, aralara serpiştirilen synth-pop şarkıları ve barındırdığı 80ler ruhuyla sıkı bir film.
0 com

satır arası

"... nuri efendi sık sık, "ayar, saniyenin peşinde koşmaktır!" derdi. halit ayarcı'yı pek şaşırtan sözlerinden biri de bu olmuştu:
- düşün hayri irdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! halbuki biz ne yapıyoruz? bütün şehir ve memleket ne yapıyor? ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki, günde elli bin saat kaybediyoruz. hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. içlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. çıldırtıcı bir kayıp... çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. şimdi anladın mı nuri efendinin büyüklüğünü, dehasını?.. işte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçeceğiz. işte enstitümüzün asıl faydalı tarafı..."

alıntı, ahmet hamdi tanpınar'ın türk insanının doğu ile batı kültürü arasında bocalayışını kendi kara mizahından süzerek anlattığı kitabı "saatleri ayarlama enstitüsü"nden. roman, önümüzdeki sene 50 yılı devirmiş olacak ancak biz hala iki kültür arasında savruluyor olacağız.

geçtiğimiz hafta , bakkal ve kimi esnafın iş yerini sabahın erken saatinde (karganın bokunu yediği saat diyerek terbiyesizleşebilirdim de) açıyor oluşunu kültürümüz olarak addeden enerji bakanı, işe başlama saatinin 6 olması gerektiğini belirtti. gün ışığından daha fazla yararlanarak, enerji tasarrufu yapmak, ekonomimizi hali yoluna koymak gerekiyormuş. belki de ihtiyacımız olan şey, ayarı bozuk saatlerimizi ayarlayacak bir enstitüdür. hem nüfusumuz da 18 milyon değil artık, 70 milyondan ne kaynak yaratılır! yok, eğer biz 6'da işbaşı yapacak olursak, bakkallar önümüze sıcak ekmeği koyabilmek için 4'te açılacak, derken kantarın topuzu iyice kaçacak, yeni bir kültür yaratılıp sabah namazı öncesi işe başlanacaktır.

0 com

american horror story


"breaking bad"in 4. sezonunun geçtiğimiz hafta sonlanması bende büyük bir boşluk doğurdu. gerçi amc'nin aynı akşamı "the walking dead" ile devam ettiriyor oluşu ve üzerine "dexter"ın yeni sezonunun başlamış olması beni tatmin etse de diğer günler için izleyecek yeni dizi arayışında iki isim karşıma çıkmıştı. biri "american horror story" diğeri ise "terra nova". "terra nova"nın ilk 3 bölümünü izleyip pek keyif alamayınca elde tek kalan bu korku dizimiz oldu. böylece hem yeni bir dizi kazanıp boşluğu doldurmuş hem de korku adına nitelikli bir ürün izliyor oldum.

şu sıralar daha çok vampirler üzerine dönen korku dizilerinden pek hoşlanmıyorum. ki bunların arasından bir tek "true blood"ı izliyorum, o da daha çok sevgili hatrına. her bölümde bir olay yansıtılan ve bölüm sonunda çözülen dizi türünü de pek sevmiyorum. bu yüzden "supernatural", "house", "lie to me" gibi dizileri de takibimden kısa bir süre sonra çıkarttım. olayın zombie boyutuna bakarsak, benim bildiğim, elde bir tek "the walking dead" var ki her bölümü iple çeker vaziyetteyim. onda da zombie istilasından ziyade, hayatta kalmaya çalışan grubun arasındaki ilişkilere odaklanılıyor (özellikle bu hafta yayınlanan ilk bölümdeki son yarım saat ne demek istediğime örnektir). "american horror story"nin bu döneme denk gelip bu anlamda bir boşluğu dolduruyor oluşu da güzel. 

"american horror story", temel olarak lanetli ev konsepti üzerine kurulu. ancak tamamıyla bu konsepte bağlı kalmıyor, hafiften korkunun diğer alt türlerine de bulaşıyor. (genel olarak psikolojik, 2. bölümüyle de slasher gibi). ilk iki bölümüyle dağınık bir kurguya sahip olan ve parçaları bölüm geçtikçe birleştirecekmiş gibi duruyor. süresi boyunca izleyene verdiği rahatsızlık tatmin edici boyutta olan dizi bence güzel bir başlangıç yaptı. umarım devamı da gelir.
0 com

también la lluvia (2010)

uzun bir süredir film izlemiyordum. ya kendimi dizilere veriyor ya da bir filme başladıysam belli bir kısmından sonra sıkılıp filmi yarıda bırakıyorum. bilgisayar başında geçirdiğim çoğu vaktimi fotoğraf üzerine olan bilgilere ayırdığımdan blog da başıboş bir şekilde kalmış durumdaydı. bu başıboşluğun bir diğer nedeni de insanın canını sıkan sıcaklar. hiç bir şey yapasım gelmiyor, yapacaklarımı sürekli erteler vaziyette yaşıyorum. pek yakında enlem olan ekvatora daha yakın bir yere taşınacak olmam ve enleme bağlı olarak daha sıcak bir ortamda yaşayacak olmam endişelerimi arttırıyor olsam da sonbahar serinliğinde daha da çok el atarım buralara gibime geliyor. kişisel dırdırları ve coğrafi bilgileri bir kenara bırakayım en iyisi.


"tambien la lluvia", gael garcia bernal tarafından canlandırılan bir yönetmenin ekibiyle beraber christopher colombus'un amerika'yı keşfettiği ve oradaki yerlilerle ilk etkileşime girdiği zamanları konu alan belgeseli çekmek üzere bolivya'da geçirdiği günleri konu alıyor. emeğin sudan ucuz olduğu bu ülkede filmde yerel halkın ihtiyaçlarını karşılayan su kaynakları çok uluslu şirketler tarafından gasp edilmekte ve tüm kaynaklar bu şirketler tarafından sömürülmektedir. figüran seçimleri esnasında haksızlığa baş kaldırarak sete dahil olan daniel, bu şirketlere karşı sürdürülen eylemlerde başı çekiyor oluşu zamanla problemlere neden olur.


filmin konusuyla içerisindeki filmin konusu arasında çok güzel bir paralellik yakalanmış. bundan 600 yıl önce colombus'un ayak bastığı yerdeki yerliler ile şimdikiler arasında pek bir fark yok. yoksunluğun hakim olduğu topraklarda güç sahipleri, insanları zamanının metodlarıyla köleleştirebiliyorlar. ancak düzene herkes boyun eğmeyeyip, sesini çıkarabiliyor. "tambien la lluvia"'yı izlerken ken loach tadı yakalamak mümkün, zira filmin senaryosu loach'la beraber defalarca çalışmış olan paul laverty'e ait.


filmde anlatılanlar aslında bize çok uzak değil, son zamanlarda karadeniz'de uygulamaya konulan hes projeleri ve bu projelere olan tepkiler, yaşanan can sıkıcı olaylar filmi izlerken insanın aklında bir kez daha yer ediyor. keşke bizde de her şey film gibi akıp gidebilse. keşke...

0 com

satır arası

"...son gidişimden bu yana new york'a bilet fiyatlarının ikiye katlanmış olması benim için büyük bir darbe oldu. bilet alamamıştım. ne yapacağımı düşünmek için bir telefon kulübesine girdim. tam bir clark kent anıydı. kız kardeşimi aramayaı düşündüm fakat eve dönmeye utanıyordum. ancak orada, telefonun altındaki rafta, sarı sayfaların hemen üzerinde beyaz, kaliteli bir kadın cüzdanı duruyordu. içinde bir madalyon ve otuz iki dolar -son işimde neredeyse bir haftada kazandığım para- vardı..." *

çok iyi bir müzisyen olabilirsiniz, çok harika şarkı sözleri, şiirler de yazabilirsiniz ancak sizi bu dünyanın içine sokacak bazı gelişmelere ihtiyacınız vardır. bu gelişme bazen tesadüflere de bağlı olabilir. patti smith'in 60'ların sonuna doğru küçük bir kasabada bir telefon kulübesinde new york yolculuğunun bedelini karşılayacak nakiti içeren cüzdanı bulması ne de güzel bir tesadüftür. belki o cüzdan o an orada olmasaydı, patti'nin new york'a gidişi ertelenecek (belki de hiç gitmeyecek), muhtemelen orada robert ile karşılaşamayacak, chelsea otel yılları yaşanmayacak ve şimdi kulaklarımızda döndürdüğümüz şarkıları olmayacaktı. kadercilikten pek hoşlanmam ancak böylesine zincirlenmiş bir halde gelişen olayların ilk halkasının bir şekilde oluşması gerekiyor. patti smith'in defalarca teşekkür ettiği, o cüzdanı orada unutan kadın; iyi ki var oldun, sen olmasan rock'ın büyük bir parçası eksik olabilirdi.

* "çoluk çocuk" - patti smith, domingo yayın, aralık 2010
0 com

animal kingdom (2010)

henüz 17 yaşında olan genç bir adamın yerine koyun kendinizi. uyuşturucu bağımlısı olan anneniz yanıbaşınızda altın vuruş yaparak hayatını kaybetsin ve sonrasında her biri suç dünyasının batağına saplanmış dayılarınızla ve bu yolda onlara tam destek olan anneannenizle beraber yaşamaya başlayın. bu ortamda nasıl bir gelecek planlayabilirsiniz? ailenin ortamına ayak mı uydurursunuz yoksa kendi ayaklarınızın üzerinde mi durmaya çabalarsınız? ve bu ortamın sizin ahlak anlayışınıza ve vicdanınıza etkileri nasıl olur?

"animal kingdom" bize bu çizgide bir öykü sunuyor. annesini aşırı dozda eroinden kaybeden josh, bir anda kendisini suçlulardan oluşan bir ailenin içerisinde bulur. dayılarıyla olan akrabalık bağları bir yandan onu bu dünyaya çekerken diğer yandan da vicdanının sesini dinleyerek bu ortamdan kurtulmaya çabalar.

guy pearce'ı da kadrosunda barındıran film, nerdeyse 2 saatlik uzunluğu ve ağır temposuyla izleyeni yorsa da genel olarak tatmin etmeyi başarıyor. izlemeden önce kendinizi bu moda sokmanızda fayda var.
1 com

notre jour viendra (2010)

politik sinemanın önemli isimlerinden biri olan costa gavras'ın oğlu olan romain gavras'ın bu filmini bir zamandır merak ediyordum. işin içerisinde gavras'ın yanı sıra vincent cassel'in de bulunuyor oluşu merakı arttıran faktörlerden biriydi. merakını gidermiş ve beklediğinden fazlasını bulmuş bir bünye olarak yazıya devam edebilirim.

film, sosyopat bir psikanalist olan patrick ile karşılaştığı, kadınlar arasında büyümüş, kişiliğini tam oturtamamış, toplumla uyumsuz ve çevresine karşı sürekli ezilen remy arasında dönüyor. remy, annesine ve kızkardeşine karşı sert bir koyduğu gece patrick ile karşılaşır. patrick, remy'i bir proje olarak görür ve onu aileden birisiymiş gibi sahiplenir. bazen kendisinin dışa vuramadığı durumlarda remy'i bir piyon olarak kullanmaktan da çekinmez. remy'nin durup dururken kapıldığı irlanda'ya gitme hayaline istemeyerek de olsa ortak olur ve beraber yola düşerler.

"notre jour viendra", oldukça sert bir film ve gavras soyadının olduğu her yapımda olduğu kadar politik de. otoriteye, ırkçılığa, cinselliğe, dine karşı sert bir tavır takınan film kolay yenilir, yutulur cinsten değil. oturup izlemeden önce bu noktaya dikkat etmekte fayda var. eğer izlemeye karar verirseniz hikayenin yanında, vincent cassel ve olivier barthelemy'nin üst düzey performanslarının ve iyi sinematografinin filmin diğer artıları olduğunu göreceksiniz.