gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 com

drive (2011)


bundan henüz 3 ay öncesinde şehir içi trafiği dersleri aldığım zamanlar aklıma geliyor. bir panik, bir heyecan. daha kurs yerine giderken panik atak geçirir gibi hızlı hızlı nefes alışlarım, içime giren ve iç organlarımı bastıran koca sıkıntılar. bir yandan da kafamda ders esnasında hangi vitese ne zaman geçeceğim, sokağa dönerken pedallarla ne yapmam gerektiğini kuruşlarım ve direksiyon başına geçtiğimde bu kurguları gerçeğe dökemeyişlerim ve "yok, olmayacak bu iş. kullanmayacağım araba" diye vazgeçişlerim, hemen akabinde otobüse mahkum olmaktan nefret ettiğimin akla gelişi ve pes etmeyişlerim. bıyık altından altından gülüyorum şimdi bunlara. artık yollarda rahat rahat fink atar, hatta hiç nedensiz kendime güvenip saçmasapan hareketler yapar haldeyim. o zamanlar 40'la giderken, "aman aman çok hızlı gidiyoruz" diyerek frene davranışlarımın, "uzun yolda bile hız yapmam, 90'ı geçmem" diye kendi kendime verdiğim sözlerin yerinde yeller esiyor.


donuk bakışlı kahramanımız bu hallerimi görseydi o soğuk yüzünde nadiren beliren gülümsemelerinden birini de bana atardı sanırım. kendisi usta şöför. filmlerde sürücülük yapıyor, yeteneklerinden nimetlenilen bir tamirhanede ustasına yardımcı oluyor, geriye kalan zamanlarında ise karanlık sulara dalıp yeraltı dünyası adına çalışıyor. ki burada son söylediğime, filmin daha açılışında tanık oluyoruz. soyguna karışan hırsızları, kendi kafasında kurduğu plana sadık kalarak, yavaş ancak kararlı bir şekilde taşıyor. benzer konulu çoğu filmin aksine aksiyon öğelerinden olabildiğince az yararlanılan bu açılış, bir anlamda filmin karakteristiğini ortaya koyuyor: soğuk bir atmosfer, emin adımlar, kararlı yürüyüş.

james sallis'in romanından uyarlanan "drive", suç dünyasının içinde olan ve bu dünyadan etkilenen karakterleri, neredeyse filmin tamamında sürücünün donuk ifadesini tamamlayacak türden müzikleriyle soğuk bir film. ki bu da çoğu aksiyon filmseverin bu filmden beklediğini bulamayıp, filmi kötülemesine yol açıyor. eğer bu durum aşılabilirse görüntülerin güzelliği, anlatımının yalınlığı, aralara serpiştirilen synth-pop şarkıları ve barındırdığı 80ler ruhuyla sıkı bir film.
0 com

127 hours (2010)

11-12 yıl önce elime geçen "trainspotting" vcd'sinin iç kapağında yer alan ve filmin adını her duyduğumda hemen hafızamda parlayan atilla dorsay alıntısı şöyle başlar: "...kıpır kıpır kamerası, atak kurgusu...". danny boyle artık "trainspotting" sularında yüzmüyor ancak arada sırada "28 days later..." gibi filmlerde bu girişi tekrar hatırlatıyor. "127 hours" da bu kervana eklenebilecek filmlerinden. boş zamanlarında kendisini doğanın kollarına atan dağcı aron ralston'un öyküsünü anlatırken kıpır kıpır kamerasıyla bizi olaya dahil ediyor. ki bu da, filmin çoğunu oluşturan, daracık bir kanyonda kayanın altında kolu sıkışmış halde kalan aron ralston'un mücadelesini bir nefeste izleyebilmemizin formülü.

kameranın hareketliliğine, güzel bir sinematografi (özellikle başta yer alan, aron'un bisiklet üzerinde kanyona doğru yol aldığı sahnelerdeki renklere bayıldım) ve james franco'nun iyi performansını eklediğimizde ortaya izlenebilir bir film çıkmış. ayrıca sigur ros'un "festival"iyle kapanması da ayrı bir güzellik.
0 com

lake mungo (2008)

ergenliğime dair zamanlardan hatırladığım mevzulardan biridir psişik hikayeler. özellikle yaz geceleri kimin aklına nerden eserse mevzu açılır; herkes kendinde biriktirdiği hikayeleri biraz da hayal gücünden faydalanarak abartır ve ortaya sunardı. sonrası malum; evlerine tek tek dağılamayan, grupça hareket eden ergen sürüsü. eve girildiğinde de tuvalete gitmeye korkulur, mümkünse duvara doğru dönülerek bir an önce uyumaya çalışılırdı. "lake mungo"nun da yaptığı işte bu. sırtını yaşanmış olaylara dayayıp, biraz da sinemanın büyüsünü katıp bizi kendi hikayesine inandırmak.

avustralya'nın kırsalında yer alan bir kasabada yaşayan palmer ailesinin yaşadığı sıradışı olayları konu edinen "lake mungo" belgesel tadında bir yapım. ailenin iki çocuğundan alice, 2005 yılında kasabanın yakınında bir baraj gölünde boğularak yaşamını yitirir. ölümünden kısa bir süre sonra ailenin oturduğu evde doğaüstü olaylar yaşanmaya başlar. ve aile tüm bu yaşanan olayların arkasındaki sır perdesini aralamaya çalışır. film genel olarak alice'in ailesi, yakın arkadaşlarıyla olan röportajlar üzerinden yürüyor. aralarda da hikayeye destek olacak şekilde handycam, cep telefonu ile çekilmiş görüntüler yer alıyor.

dram ve gerilim janrlarına ait öğeler barındıran filme başlamadan önce beklentilerinizi oldukça düşük tutmanız filmden zevk almanızı sağlayabilir. komple bir gerilim filmi olarak yaklaşırsanız hevesiniz kursağınızda kalabilir. zira bu film, "after dark horrorfest" kapsamında olan bir filmdi. ve bu festival bünyesindeki çoğu film izleyeni pek tatmin etmedi. son olarak filmin amerikan yeniden çevrimi bu yıl gösterime girecek.
4 com

black swan (2010)

alternatif eğilimlere sahip her genç dimağın favori filmleri arasında default olarak yer alan "requiem for a dream"'in yönetmeni aronofsky'nin yeni yapıtı "black swan" bir süredir yurdum sinemaseverleri tarafından sabırsızlıkla bekleniyordu. filmi izledikten sonra bu bekleyişin boşa olmadığı görüldü.

filmde, eski balerin olan bir annenin baskı altında büyüttüğü, yeni sezonda sergilenecek "kuğu gölü balesi"nde kraliçe kuğu olmak için adeta yırtınan nina'nın hırs dolu mücadelesini izliyoruz. hikaye aslında şu ana dek izlediklerimizden pek de farklı bir yan taşımıyor. ancak aronofsky'nin hikayeyi ele alış tarzı ve bize sunuşu "black swan"ı diğerlerinden farklı bir noktaya taşıyor. bu noktada nina'nın oyun sergilenmeden önceki ve oyun esnasında yaşadığı dönüşümleri örnek gösterebiliriz. ve bu dönüşümleri perdeye ustalıkla yansıtan natalie portman'ın oscar'a göz kırpan üstün performansı dikkat çekiyor.

aronofsky'nin usta dokunuşlarıyla zaman zaman gerilim alanına kayan ancak genelinde bir drama örneği olan film, bir bale oyunundan faydalandığı için sanırım müziklerinin ne kadar harika olduğundan uzun uzadıya bahsetmeye gerek yoktur. "black swan", her noktasıyla kesinlikle yeni yıla güzel bir başlangıç, biraz daha sabrederek sinema salonunda seyretmek mümkün!
2 com

[rec]2 (2009)

biz zombieleri topraktan çıkan ve "brain brain" homurtularıyla insanların peşinden sürüklenen cansızlar olarak bilirdik ancak dünyada doğal ne kaldı ki efenim. mis kokan köy domateslerinin yerini genetiğiyle oynanmış veya hormonlu domateslerin aldığı şu dönemde artık zombieler de topraktan filizlenerek çıkmıyor. bu tabiata aykırı durum özellikle danny boyle'un "28 days later"ında başımıza musallat ettiği (boyle buyurdu danny) rage virüsünden etkilenen talihsiz insanları zombie sınıfına koysak mı sorunsalını da beraberinde getiriyor. 2007'de çevirilen ve büyük başarı sağlayan, amerikalıların da "quarantine" adı altında yeniden çevrimini yaptığı [rec], hatırlarsanız aynen bu damardan girmişti. filmin çok beğenilmesi ve uzatılmasına imkan sağlayan sona sahip olması peşinden devam filmini de getirdi.

ilk filme pek spoiler bulaştırmadan bir hatırlatma yapalım. neydi mesele? şehrin itfaiye birimine tv çekimi için giden yerel kanalın antipatik ama tatlı muhabiri angela o gece hiç beklemediği türden bir sürprizle karşılaşır. itfaiyeye gelen yardım çağrısı şehirdeki bir apartmandandır. ancak apartman, alevlerin değil rage virüslülerin istilası altındadır. vazife aşkı depreşmiş angela ve kameramanı pablo olayların içine dalar ve biz de olup biteni pablo'nun kamerasından izleriz. genel zombie filmlerinin yarattığı agorafobi (açık alan fobisi) yerine klostrofobik bir ortamda geçen [rec], bir yandan da hakim olan kaosla beraber izleyeni avucunun içine almış ve bununla beraber seyir zevkini arttırmıştı.

[rec]2, tahmin edilebileceği gibi ilk filmin bittiği noktadan başlıyor. yani her şey sıcağı sıcağına ve dumanı üzerindeyken. aslında bunu izlemeye başlamadan önce [rec] bir kere daha elden geçirilebilir ve böylece [rec]2'ye daha hakim olabilirsiniz. bu sefer apartmana daha teknik donanımlı bir özel ekip gelir, amaç ise apartmanın çatı katındaki gizemi çözmektir. zombie sinemasının baba isimlerinden lucio fulci'nin filmlerindeki dinsel motiflere bu filmde de rastlıyoruz. apartmandaki kurbanlara bulaşan virüs diğer filmlerdeki gibi sadece bir virüs değildir, dinsel açılımları da vardır. ve söz konusu operasyon bu gizem çözülünceye kadar sürecektir.

ilk filmdeki gibi klostrofobik unsurlardan yararlanan ve gücünü ortamdaki kaostan alan [rec]2, süre geçtikçe izleyenin kafasındaki "acaba" ile başlayan sorularını teker siliyor ve kendisini zevkle izlettiriyor. devam filmlerine önyargıyla bakan biri olarak çok tuttum ben bu filmi de. ilk filmi yöneten jaume balagueró & paco plaza ikilisi filmi nihayetlendirirken 3. filme de kapıyı açık bırakmış. bu sefer virüslüleri ispanya sokaklarında panik yaratırken görebiliriz, tabi bu da bir bütçe meselesi.
1 com

the house of the devil (2009)

ve karşınızda afişinden jeneriğine, kostümlerinden görüntülerine kadar herşeyiyle 80'ler kokan korku/gerilim filmimiz "the house of the devil" var. ince detaylarına kadar 80'lerin korku sinemasına bir saygı duruşunda bulunan film, kendi yazdığı filmleri kendi yönetme adetine sahip olan ti west'in filmografisinde 4. filmi.

açılışında 1980'lerde amerikan halkının büyük bir çoğunluğunun şeytani tarikatlerin varlığa inandığı bilgisini vererek başlayan filmin konusu şöyle: üniversitede 2. sınıfı okuyan samantha, okulun yurdunda kalmaktadır. sorumsuz denilebilecek oda arkadaşıyla aynı odayı paylaşmaktan sıkılır ve kendisine bir ev tutar. birkaç gün içerisinde ev sahibine ilk kirayı vermesi gerekmektedir ancak parası yoktur. kampüsteki iş ilanları arasından çocuk bakıcılığı ilanına başvurur ve heyecanlı bekleyişten sonra işe kabul olur. şehir dışındaki eve işteki ilk gecesini geçirmek için gittiğinde onu şüpheli hareketleriyle dikkat çeken evin beyi mr. ulman karşılar. mr. ulman'ın tuhaf istekleri ve kısıtlamaları sam'i huzursuz etse de kendisine teklif edilen 400$'ın büyüsüne kapılır ve işi kabul eder. tabi ay tutulmasının yaşanacağı bu gecede ailenin şeytani planlarından habersizdir.

yakın dönemde "babysitter wanted" ile aynı mevzuyu işleyen, hatta bir yere kadar kurgusunun neredeyse aynı olan "the house of the devil" ağır denilebilecek bir tempoda ilerliyor. özellikle sam'in eve gelişinden itibaren ailenin kurbanı olarak pentagramın üzerine yatırılışına kadar geçen süre hayli uzun. 80'lerin korku sinemasından klişelere tanık olacağımız bu sekanslarda gerilim gittikçe artarken izleyenin final hakkındaki beklentilerini de arttırıyor. ve sam ile beraber hepimizin beklediği kanlı final son 20 dakikaya girerken başlıyor.

her yanıyla buram buram 80'ler kokan "the house of the devil", o dönemin korku sinemasından hoşlananlara fazla şey vadediyor. en azından ben fazlasıyla tatmin oldum bu filmden. ayrıca samantha'nın evde geçirdiği sıkıcı dakikalarda tv'de oynayan ancak izlemekten çekindiği korku filminin romero'nun "night of the living dead" oluşu da hoş bir ayrıntıydı.
0 com

the road (2009)

yaşadığınız yer bir takım felaketler sonrası neredeyse mahşer yerine dönüyor. çoğu canlı türü yok olmak üzere, ağaçlar ise bir bir devriliyor. hayatta kalanlar ise yaşamını devam ettirmek için ellerinden geleni yapıyor. açlığa, sefalete katlanıyor, katlanamadıkları noktalarda ise yamyamlığa başvuruyorlar. güçsüzler, güçlüler tarafından yeniliyor. geride kalanlar birbiriyle kenetlenmek yerine her biri diğerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. böyle bir ortamda ne yapardınız? kaderinize boyun eğip geriye kalan iki mermiden birini başınıza sıkmak için mi harcardınız yoksa gidebileceğim yere kadar deyip mermileri kendinizi korumak için mi kullardınız?

cormac mccarthy’nin 2007'de pulitzer ödülü'nü kazanan romanı "the road" bizleri böyle bir atmosfer içerisine sokuyor. geçtiğimiz sene joe penhall'un senaryolaştırdığı roman, john hillcoat tarafından beyazperdeye uyarlandı. john hillcoat, daha önce nick cave ile beraber çalışmalarından hatırlanabilir. nick cave and the bad seeds'in "babe i'm on fire"'ın klibini çeken hillcoat, senaryosunu nick cave'in yazdığı "ghosts... of the civil dead" ve "the proposition"ın yönetmenliğini yapmıştı. bu filmde de birliktelik devam ediyor ve nick cave'in adına müziklerde rastlıyoruz, yoldaşı warren ellis ile beraber.

"the road"un konusu kısaca şöyle. sebebini bilmediğimiz felaketler yeryüzünü cehenneme çevirmiştir. tüm bu yaşananlardan sonra hayatta kalan aile ilk olarak evlerinde tehlikelerden korunmaya çalışır. evin annesi yaşananları kaldıramayacak duruma gelir ve hayatta kalma mücadelesinden vazgeçer. geride kalan baba ile oğula güneye gitmelerini, belki orada farklı bir ortamla karşılaşabileceklerini salık verir. annenin kendilerini terk edişinden sonra baba ve oğul güneye doğru yola koyulur. geride kalanların yemek bulmak için uğraştığı, yamyamlığın kol gezdiği bu ortamda tehlikelerden uzak olmak için bilinen yolların uzağında yolculuk ederler.

hillcoat bu güçlü ve dram yükü ağır hikayeyi harika bir şekilde işlemiş. özellikle insan doğasına olan yaklaşımları yerinde. ahlaki gelişimini henüz tamamlayan ve 'iyi' ile 'kötü'nün ne olduğunu bilen çocuğun saflığıyla babanın o post-apokaliptik atmosferde olması gereken ahlaki değerler arasındaki çatışmaları bizlere sunuşu harikulade. film, izleyeni öylesine içine alıyor ki baba ve oğulun tehlikeyle burun buruna geldiği dakikalar insanı gererken, bir ailenin yiyecek deposunu keşfettikleri zaman insan sanki kendisi yemek bulmuşçasına mutlu oluyor. tabi bu durumda baba ve oğlunu canlandıran viggo mortensen, kodi smit-mcphee ikilisinin uyumlu ve başarılı oyunculuklarının da payı var. ve tüm bu unsurları da nick cave & warren ellis ikilisinin ellerinden çıkma müzikler tamamlayınca ortaya mükemmel sıfatını sonuna kadar hak eden bir film çıkıyor. mutlaka izleyin!
1 com

harry brown (2009)

amerikan sinemasının en önemli değerlerinden clint eastwood'un 2008 yılında yönettiği "gran torino"dan bahsederek gireyim ilk olarak yazıya. geçtiğimiz sene ülkemizde vizyona giren filmin konusu şöyle: 50 yılını ford arabaları için feda etmiş ve kore savaşı gazisi olan walt kowalski hayat arkadaşını kaybetmiştir. onun ölümünden sonra yalnız kalan walt, çoğu amerikalının evlerini terkedip başka yerlere gittiği ve onların evlerini yabancıların doldurduğu mahallesinde yaşamaya devam etmektedir. kore savaşı'nın izlerini taşıyan bu huysuz ihtiyar, çıkarcı oğulları ve aileleriyle pek iyi geçinememektedir. keza mahalleye sonradan yerleşen yabancılarla da. onu rahatsız eden bir şey daha vardır: sokaklarda kol gezen çeşitli etnik kökenlere sahip olan çeteler. asyalı tiplerden oluşan bir çete walt'ın yan komşusu olan hmong ailesine musallat olur ve onların oğlu thao'yu çeteye katmaya çalışır. çetenin bu çabasına walt'un taş koyması, walt'un hmong ailesiyle olan ilişkilerini farklı bir boyuta taşır. ve walt, kafasına bu çetelere karşı intikam almayı koyar.

kore savaşında yaşam ve ölüme dair fazlasıyla deneyim edinen huysuz ihtiyar walt kowalski (bu soyad her zaman "vanishing point"i çağrıştırır bana) çevresiyle olan muhabbetlerde sürekli ırkçı söylemlere başvurur. ancak bu ırkçılık onun sadece dilindedir. nitekim kendisi haksızlığa uğrayan yan komşunun çocuklarını korumaya kalkar ve ülkesine doluşan yabancıların oluşturduğu sokak çetelerine ise karşı gelmekten, yaşamını onlar için tehlikeye atmaktan çekinmez.

"harry brown"da ise karşımıza bir başka eski toprak michael caine çıkıyor. caine'in canlandırdığı harry brown, ilk önce hayat arkadaşını kaybeder ve yaşam mücadelesinde yalnız düşer. daha sonra da kentte bulunan bir alt geçidi kendilerine çöplük olarak belirlemiş sokak çetesi yakın arkadaşını öldürür. ingiliz polisi, cinayeti görmezden gelerek suçluları serbest bırakır. polisin bu tavrı harry brown'un içerisinde intikam ateşini yakar. brown, sokakları güvensiz bir yer haline getiren bu çete üyelerini bir bir temizlemeye başlar.

her iki filmin öyküsünün ana hatlarına bakıldığında birbirine benzer öğeler taşıdığı görülecektir. bunlardan en belirgini ise coen biraderlerin "no country for old men"deki içeriğe tezat bir şekilde hem walt kowalski hem de harry brown bela oluşturan gençlerin üzerine gitmekten kendilerini alıkoyamaz, ve onların canlarına ot tıkar. farklılıklardan bahsedecek olursak; "gran torino"da ülkeye gelen göçmenlerin beraberinde getirdikleri sorunları görürüz, hafiften "american history x"teki gibi bir yabancı karşıtlığını hissederiz. "harry brown"da ise polislerin ve adalet sisteminin olaylar karşısındaki yetersizliği ortaya koyuluyor. harry brown, kusurlu işleyen adalet mekanizmasını yaşına başına rağmen kendi ele almaya çalışıyor ve temizliğe başlıyor. sonuç olarak "gran torino"dan hoşlandıysanız bir de "harry brown"u izleyin derim. ancak beklentilerinizi "gran torino"ya göre oluşturmayın.
0 com

los abrazos rotos (2009)

cuma günü öğle vakti evden çıkıp palladium'un yolunu tuttuğumuzda filmin başlamasına çok az bir süre vardı. yoldan taksi geçmeyişinin stresine ben "amaaan nasıl olsa 10 dakika reklam oynatacaklar, kasmaya gerek yok" rahatlığıyla karşılık veriyordum. sevgilimle beraber palladium'un zirvesine tırmanıp gişeye eriştiğimizde 5 dakikalık zamanımız daha vardı. salon temizlenip içeri girdiğimizde sürprizlerin güzel olanı reklam olmadan filmin başlamasıydı. uzun yıllar sonra reklamsız filme giriş yapıldığını gördüm sanırım (desem sineması'nı saymıyorum). daha sonra kötüsüyle karşılaştık, görüntü titriyor ve bu titreme altyazıları okumayı zorlaştırıyordu. bilet fiyatlarını piyasa ortalamasının üzerinde tutan ancak verdiği bu kötü hizmetle seyri zorlaştıran cinebonus palladium'u kınıyorum. herneyse, düzelir umuduyla, salondaki 4 kişi! filmi izlemeye koyulduk.

daha önce almodovar'ın "todo sobre mi madre", "carne trémula", "volver" filmlerinde karşımıza çıkan penelope cruz'un başrolünü oynadığı "los abrazos rotos" yeşilçamvari bir melodram. konu olarak, eskiden yönetmenlik yapan, artık senaryo üreterek yaşamını sürdüren bir sanatçının geçmişi ve bugünü arasındaki bağlantıları ele alıyor. mateo blanco, başarılı bir yönetmendir ancak geçirdiği bir kaza onda görme kaybına yol açar. bu kazadan sonra blanco, gerçek kimliğini bir kenara bırakır ve daha önce senaryolarını oluştururken kullandığı diğer kimlik olan harry caine olarak yaşamaya başlar. senarist caine'in en büyük yardımcıları uzun yıllardır menejerliğini yapan judit garcia ve oğlu diego'dur. sıradan bir iş gününde kendisini ray x olarak tanıtan bir adam, caine'den senaryo yazmasını ister. caine ise genel hatlarının aktarıldığı bu senaryo işini kabul etmez. kabul etmemesinin arkasında geçmişiyle ilgili gerekçeler yatmaktadır. ernesto'nun bu gerekçeleri merak etmesiyle, geçmişin önündeki sır perdesi aralanmaya başlar.

film boyunca yaşamından kesitler izlediğimiz mateo blanco/harry caine, kuralları olan bir yönetmendir. biyografik film çekmemek de bu kuralların arasında yer almaktadır. almodovar ise bu kurala zıt bir biçimde bu yönetmenin hikayesini biyografik bir tadda bize sunmakta. ve bu sunum da çeşitli filmlerden izler taşımakta. örneğin film içerisindeki film "chicas y maletas" ile (kadınlar ve bavullar) kendisinin önemli filmlerinden "mujeres al borde de un ataque de nervios" (sinir krizinin eşiğindeki kadınlar) neredeyse aynı yapıda. ayrıca luis bunuel'in 1967 tarihli joseph kessel'in romanından uyarlaması "belle de jour"'dan (gündüz güzeli) izlere de filmde rastlıyoruz. "belle de jour"da severine, gündüz normal hayatını yaşayan akşamları ise randevu evinde çalışan bir kadındır. almodovar ise gündüz zengin iş adamı ernesto martel'in yanında çalışan, bazı zamanlarda ise bir randevu evinde ekstra gelir elde etmeye çalışan lena'ya severine takma adını uygun görür. filmde ayrıca bergman'ın "fanny och alexander"ına ve fellini'nin "8 ½"una selam çakılıyor.

yeşilçam sinemasına aşina olanların akışını rahatlıkla tahmin edebileceği ve karakterlerini eşeleyebileceği film genel olarak iyi nitelikte sayılabilecekken kusurları da içerisinde barındırıyor. bunlardan en belirgini, ernesto martel'in eşcinsel oğlunun babasına karşı duyduğu nefretin nedeni izleyene net olarak aksettirilememiş. öyküye fazlasıyla yön veren bu nefretin arkasında yatanlara pek rastlayamıyoruz. bir diğer nokta ise (eğer kusur olarak sayılabilirse) mateo blanco'nun körlüğü. filmin hemen başında yazarın kendisini tanıttığı cümlelerde harry caine'in kendi yarattığı bir karakter olduğu ve görme engelli olduğu söyleniyor. bu noktada ben mateo'nun kör olmadığını ve kör taklidi yaptığını düşündüm ve filmi buna göre izledim. bazı sahnelerde de bu taklitten izlere tanık oldum.

almodovar'ın gayet karikatürize bir şekilde resmettiği eşcinsel karakterin adının ray x oluşu da tesadüfi değil elbette. x ray ışınlarından bildiğiniz üzere röntgen çekiminde yararlanılır. ray x ise mateo blanco'nun film setinde kamerasıyla yaptığı çekimlerle mateo'nun lena'yla olan ilişkisinin röntgenini çekmekte ve bu görüntüleri babası ernesto martel'e iletmektedir. ernesto martel ise tuttuğu dudak okuma uzmanı sayesinde sette olup bitenleri birebir izlemektedir.

cuma günü gösterime giren "let the right one in" ile beraber haftanın en dikkat çeken iki yapımından biri olan "los abrazos rotos", belirttiğim gibi yurdum sinemaseverinin aşina olduğu tipte bir öyküye sahip olsa da almodovar'ın anlatımının ön plana çıktığı bir film. yönetmenin takipçileri zaten kaçırmayacaktır, diğer izleyilere de tavsiye edebilirim.
4 com

drag me to hell (2009)

"drag me to hell", spider man serisinin yönetmeni sam raimi'nin yönetmenliğini yapıp, ivan raimi ile senaryosunu yazdığı ve 2009'un en iyi filmleri başlıklarında -ki buna quentin tarantino'nun listesi de dahil- sıkça karşımıza çıkan bir korku/gerilim filmi. 2009 cannes film festivali'nde de yarışan filmin başrollerinde ise "he's just not that into you" dolayısıyla kendisine sempati beslediğim sevimli aktör justin long ile alison lohman, lorna raver, dileep rao ve adriana barraza yer alıyor.

bir bankanın kredi servisinde çalışan christine brown, müdür yardımcılığına terfi etmek için elinden gelen herşeyi yapan çalışkan bir kadındır. işteki rakibi stu'nun başarısı bankanın müdür mr. jacks tarafından gözardı edilemeyecek kadar önemli olduğu için artık acımasız biri olması gerektiğini anlar ve evi için bankadan aldığı borcunun tarihini 3. defa uzatmak isteyen yaşlı çingene sylvia ganush'un bu borç erteleme isteğini reddeder. çok gururlu bir kadın olmasına rağmen evini kaybetmemek için christine'e yalvaran sylvia, tekrar reddedildiği ve tüm bankanın önünde rezil olduğu için christine'e bir çingene büyüsü olan lamia büyüsü'nü yapar ve iblis bozması lamia christine'e musallat olur.

christine tüm bu olayların ardından erkek arkadaşı clay dalton ile dışarı çıktığı bir akşam tesadüf eseri bir medyumun dükkanını görür ve fal baktırır. medyum rham jas, christine'e büyüyü ve kurtulması için yapması gerekenleri anlatır. christine'in hiç vazgeçmediği hayat mücadelesinden sağ kurtulması için gerçekten büyük belalara bulaşması ve korkusuz olması gerekmektedir.

konusu itibariyle fazla yaratıcı olmamasının yanısıra, evde izlememe rağmen ses efektleriyle beni korkutmayı başaran bir filmdi "drag me to hell". özellikle korku filmi klişesi haline gelmiş bir durum olan sessizliğin ardından gelen -burada genelleme yapıyorum- korkunç "yaratık"lar; tipleri bakımından vasat olsalar da ani çıkışlarıyla beni koltuğa yapıştırdılar. 2009'un en iyi filmleri arasında gösterilmesinin sebebini izledikten sonra anladım, sadece o sürpriz son için bile izlenmeye değer bir film.

2 com

the limits of control (2009)

sayın okuyucu, ispanyolca konuşmuyorsun değil mi? ziyanı yok, ben de konuşmuyorum. devam edebiliriz öyleyse. herhangi bir cafeye gittiğinde verdiğin sipariş tam istediğin gibi olmazsa ne yaparsın? gerisin geriye yollar mısın yoksa gelenle idare mi edersin? ben geri gönderemeyenlerdenim. enayiliğimden midir artık nedir, önüme koyulandan keyif almaya bakarım. tabi keyif alınabilecekse...

film boyu izlediğimiz ve adını öğrenemediğimiz adamımız ise tam tersi. her gittiği mekanda, trende, uçakta 2 tane espresso istiyor önüne. gelmedi mi sinirlenip tekrarlıyor siparişini. kontrollü bir adam. iş üzerindeyken karşısına anadan doğma bir kadın çıksa bile, aklına seksi getirmiyor. kendisine yol gösteren ipuçlarının bulunduğu kağıtları yutuyor, geride kesinlikle iz bırakmıyor. ayrıca kendisi pek ketum. ancak çok güzel giyiniyor, filinta gibi geziniyor ortalıkta.

kendisine bir görev veriliyor. görevi veren kişiler ve kendisi haricinde kimse bilmiyor bu görevi. biz de bilmiyoruz, bilmeden izliyoruz. kibrit kutuları alışverişleriyle izlemesi gereken yollar sunuluyor adamımıza. bu takaslarda sinema, müzik, edebiyat üzerine kelam ediyor işaretçiler. susarak dinliyor adamımız bunları ancak aklının bir köşesine yazıyor. sen de yaz sayın okuyucu, finalde lazım olacak.

bu hedefe olan yolculuk esnasında filmin durağanlığı belki sizi bunaltabilir. pes etmeyin. hatta siz de bu işaretlerden bir şeyler yakalamaya çalışın. bizimkine görev veren fransız'ın ağzından çıkan her sözü didikleyin ancak "ayrıntılara inme" lafına kesinlikle aldırmayın. mesela adamımızın müzelerde dalıp gittiği tablolardan veya konuşma esnasında araya sıkıştırılmış sözcüklerden çıkarım yapın. daha sonra bu şifreleri ileriki sahnelerde yakalamaya çalışın, ve bunlardan zevk alın. tüm bu çabalarınızın karşılığını jarmusch'un sizi sürüklediği finalde fazlasıyla alacaksınız, bundan emin olun.
0 com

halloween ii (2009)

80'lerde başımıza musallat olan 3 shasher; michael myers, jason voorhees ve freddy krueger hala dehşet saçmaya devam ediyor. bu üçlü arasında favorim olan myers, özellikle son dönemde daha çok ele alındı diğerlerine göre. kariyerini son zamanlarda sinema üzerinden yürüten rob zombie, 2007 yılında ardışık sayılar halinde devam etmekte olan seriyi bozup her şeyi yeniden başlattı ve 1978 tarihli ilk filmi kendi dünyasına uyarlayarak önümüze koydu. genel hatlarında aslına sadık kaldığı bu filmde michael myers'ın çocukluğuna indik hep beraber, onu bu kadar şeytani yapan unsurların neler olduğunu gördük ve dev bir adam haline gelip önüne geleni doğradığını... zombie'nin modernize ederek bize sunduğu filmi beğenmiş ve seriyi devam ettireceğini öğrendiğimde de ilk filmden kaynaklı olarak beklentilerimi yüksek tutmuştum, yeni filmi izleyene kadar.

"halloween ii" aslında olduğu gibi ilk filmin bıraktığı yerden açılıyor. laurie strode, myers'ın psikoloğu olan dr. sam loomis'in de yardımıyla myers'ı silahıyla vurmuştur. myers'ın ölü ve ağır bedeni hastaheneye kaldırılırken, cesedi taşıyan ambulans kaza yapar. myers ise bu kazada yıkılmadım, ayaktayım diyerek kendisine gelir. ve hasat zamanı olan 31 ekim'i bekler. zamanında jamie lee curtis'in canlandırdığı kendi halinde bir kız olan, modern zamanlarda rob zombie'nin rocker, hırçın ve asi bir kişilik kazandırdığı, laurie strode yaşadığı dehşetin etkisinden kurtulamaz. kabuslarında sürekli myers ile karşı karşıya kalır. yaklaşan halloween onu endişelendirmektedir.

rob zombie, bu filminde seriye yenilikler getiriyor. bunlardan biri vakti zamanında jason voorhees'den aşina olduğumuz anne kavramını filme katıyor. "friday the 13th" serisinde jason'ın işlediği cinayetlerin azmettiricisi annesidir bildiğiniz üzere. "halloween" serisinde ise şu ana kadar michael'ın laurie'ye ulaşmak için işlediği cinayetlerin arkasında yatanlar bize pek verilmemişti. aç parantez, her ikisinin de zina yapan gençleri sevmediğini bir kenara koyalım, kapa parantez. rob zombie, bu filminde bir katilin cinayetlerinden ziyade katilin içgüdülerine yönelmiş ve ortaya anne kavramını atmış. her filminde adetten oynattığı eşi, sheri moon zombie'nin canlandırdığı deborah myers, ilk filmde hatırlarsanız bir striptiz kulübünde çalışan ve küçük michael meşhur cinayetlerini işleyene kadar onunla pek ilgilenemeyen bir kadındı. devam filminde ise anne, aileyi biraraya getirmeye çalışıyor. ve bunun için de michael'dan küçük kız kardeşi angel myers'ı (laurie strode) bulup öldürmesini istiyor. tabi onu bulana kadar da kendisine zarar verenleri de haklamasını istiyor. bu uğurda michael 31 ekim günü dehşet saçacağı haddonfield'a girerken ilk olarak striptiz kulübe uğrar ve günün ilk hasadını orada toplar.

bahsettiğim yeniliklerden diğeri ise serinin meşhur doktoru sam loomis üzerinde gerçekleşmiş. loomis, psikolojik danışmanı olduğu michael myers'ın dertleriyle uğraşmaktan sıkılmış, eski kimliğini bir kenara atmış olarak çıkar karşımıza. michael myers ile olan tecrübelerini anlattığı "the devil walks among us" kitabını yayınlar ve bir anda popüler olur. çeşitli konferanslara, tv programlarına çağırılır, sadece kendisinin güldüğü saçma espriler yapar ve önüne gelen hatunlara yazılmaya kalkar. kendisinin kontrolünden çıkan myers'ın saçtığı dehşet, onun için suratını üzgün bir hale sokup, "kurban yakınlarının acısını paylaşıyorum" cümlesinden ibaret olmuştur. ve onun yakaladığı bu popülarite, haddonfield halkında olduğu kadar deborah myers'ta da nefret yaratmıştır. annenin hazırladığı ölüm listesinde onun da adı vardır.

az önce de söylediğim gibi myers'ın içgüdüleri üzerine kurulmuş olan bu film, "halloween" serisinin önceki filmlerine göre daha az cinayet içeriyor. ancak türün vazgeçilemeyecek kan, gerilim gibi unsurları yine olması gereken dozajda ve tatmin edici. filmde kullanılan parçalar yine kulakları doyuracak cinsten. diamond head'den "am i evil", motörhead'den "the chase is better than the catch" kulağıma çalınanlar arasında. ayrıca ilk filmde küçük michael'ın ablasını deştikten sonra giren nazareth'ten dinleyebileceğim tek şarkı "love hurts" bu sefer de nan vernon'ın yorumuyla filmde yer alıyor.

bu, rob zombie'nin halloween serisindeki son filmiydi. üçüncü bir filmi çekmeyeceğini belirtmiş kendisi. ki, bu filmden sonra iyi bir karar sayılır. ilk iki filmi "house of 1000 corpses" ve "the devil's rejects"te captain spaulding, otis gibi harika karakterler yaratan zombie'nin yine kendi yarattığı karakterleri işlemesini tercih ederim.

"halloween ii", amerika'da ağustos ayında gösterilmişti. yurdum sinemalarına uğraması oldukça uzun bir zaman aldı. filmi önümüzdeki cuma (25 aralık) gösterime girecek. son olarak, gerek michael gerekse jason'ın geniş arazide kaçmakta olan avını eliyle koymuş gibi bulabilmesinde bu anne faktörünün etkisi var mıdır?
0 com

carriers (2009)

yeni bir salgın hastalık... solunum ve kan yoluyla bulaşıyor. kuzey amerika'yı etkisi altına almış. arkasında ölü bedenler bırakıyor ve her yere yayılıyor. şehirler bomboş... brian, sevgilisi bobby, kardeşi danny ve onun arkadaşı kate bir arabaya atlamış bu salgından kaçmaya çalışıyorlar. akıllarında bir yer var, çocukluklarını geçirdikleri meksika körfezi'nde bir plaj.

geçtiğimiz eylül ayında sinemalarımızda "veba" adı altında gösterime giren "carriers"'ın konusu bu. filmin ana hatlarına bakıldığında danny boyle'nin başımıza sardığı koşan zombielerin bulunduğu "28 days later" ve onun ardılı olan "28 weeks later"'ı hatırlatıyor. ortalığı kasıp kavuran bir virüs, telef olmuş insanlar ve hayalet şehirler. bahsettiğim filmler gibi survival horror türüne dahil olan "carriers"'da karşımıza zombieler çıkmıyor. aslında hastalığa yakalananların zombie gibi bir görüntüsü var ancak ısırma, et yemek gibi alışkanlıkları yok. korkudan daha çok gerilim sınıfına girebilecek olan film, bu 4 karakterin salgından kaçışına odaklanıyor. çoğu canlının yaşamını yitirdiği bir ortamda kendilerine, korunmak adına bazı kurallar koyuyor ve bunları uygulayıp meksika körfezi'ne varmayı amaçlıyorlar. orijinal bir öykü olmasa da insanı kendisine çeken yanları var, özellikle de kuş gribi, domuz gribi gibi yepyeni salgınlarla karşılaştığımız şu dönemlerde... ancak eksikleri de var. örneğin bu 4 genç, aynı arabada yolculuk etmek zorunda kaldıkları, hastalık taşıyan küçük kızdan mikrobu solunum yoluyla kapmıyor. ancak yol üzerinde sığındıkları bir otelde, havuzda cesedi bulunan, koruyucu elbiseye sahip adamın ölüm nedeni, elbisesinin bir yerinde açık olduğu ve mikrobun bu açıktan içeriye sızdığı şeklinde açıklanıyor. film, aynı zamanda içerisinde pek çok ucu açık soruyu barındırıyor. örneğin kamp yaptıkları gece, iki aracın kovalamacasına denk geliyorlar ve kovalanan adamın öldürülüşüne tanık oluyorlar. aynı akıbete uğramamak için de ateşi söndürüyorlar. peki bu kovalayanlar kim? neden kendilerinden kaçanları öldürüyorlar? ayrıca az önce de bahsettiğim otelde rastladıkları koruyucu elbiseli adamlar kim? ne için çalışıyorlar? bu gibi soruların ucu açık bırakılmış. zaten dediğim gibi filmde bu salgına karşı herhangi bir çözümden kesinlikle bahsedilmiyor. biz sadece salgından kaçmaya çalışan dört arkadaşı izliyoruz.

"carriers", ne "28 days later" ve "28 weeks later"'ın ihtişamına sahip ne de bu filmlerin yaşattığı gerilim duygusunu bize verebiliyor. vasatı aşamayan bir film. eğer hala izlemediyseniz pek bir şey kaçırdınız sayılmazsınız.
0 com

sin nombre (2009)

meksika sineması, son yıllarda özellikle alejandro gonzalez inarritu ve guillermo del toro gibi önemli yönetmenlerin yönettiği filmlerle dikkatleri üzerine çekmişti. bu yıl içerisinde ise cary fukunaga'nın çektiği "sin nombre", bir kez daha sinemaseverlerin dikkatini bu ülkeye çekti. bağımsız film festivallerinden en önemlisi sundance'ta sinematografi ödülünü kucaklayan film, ayrıca independent spirit'in 2010 ödüllerinde "en iyi yönetmen", "en iyi sinematografi" ve "en iyi perspektif" dallarında aday gösterildi.

film, iki ayrı öyküyle açılışını yapıyor ve daha sonra bu öyküler bir noktada kesişiyor. konusundan biraz bahsedersem, honduraslı sayra akrabalarının yanında yaşayan genç bir kızdır. babası zamanında kaçak yolla amerika'ya göç etmiş ve burada kendisine yeni bir aile kurmuştur. yıllar sonra baba honduras'a, kızını yanına alıp new jersey'e götürmek amacıyla, geri döner. sayra, babasının kurduğu bu yeni aileyi başlangıçta kabul edemez ancak amerika'ya gidip orada daha iyi şartlarda yaşama fikri onu cezbeder. babası ve amcasıyla birlikte kaçak olarak meksika'ya giriş yapan sayra buradan da amerika topraklarına geçmeye çalışır.

diğer yanda ise meksika'nın yeraltı alemlerine hakim çetelerden birisinde takılan casper (willy) çeteye dahil olmayan bir kızla aşk yaşamaktadır. bu ilişkisi yüzünden işleri kaytaran casper, çete reisi lil' mago tarafından uyarılır. daha sonra da çete reisi, casper'ın sevgilisine tecavüz ederken yanlışlıkla kızın ölümüne neden olur. bu olay da casper ile lil' mago'nun arasını açar. söz konusu çete, mültecilerin kaçak yolculuk yaptığı trenlere baskın yapıp, mültecilerin mallarına el koymaktadır. işte sayra ile willy'nin yolları böyle bir baskın esnasında kesişir. lil' mago, ailenin parasını alabilmek için silahını sayra'nın kafasına dayar, bu esnada da casper, lil' mago'yu bıçağıyla öldürür ve intikamını alır. bu olaydan sonra sayra kendisini kurtaran willy'e yakınlık duyar ve yolculuğa onunla devam etmek ister.

filmin yönetmeni olan cary fukunaga, senaryoyu da yazmış. ve filmin ana karakterlerinden sayra'nın izlemeye başkadığımız hikayeden önceki yaşantısıyla ilgili bilgileri sadece küçük detaylarda sunmuş. bu detaylardan da babasız yetişen bir kız çocuğunun korumacılığa özlem duyduğunu düşünebiliriz ve bu özlemini de trene soygun yapmak için gelen ancak kendisini kurtaran willy ile bastırdığını da... ki bu özlemden doğan yakınlaşma, onu, hayallerini gerçekleştirebileceği yer olan amerika'ya gitmek yerine, ölümün takip ettiği willy'nin yanında belirsiz bir maceraya sürüklüyor.

fukunaga'nın isimsiz anlamına gelen "sin nombre" adını verdiği film, diğer yandan da trenlerle kaçak yolculuk yaparak amerika sınırını geçmeye çalışan mültecilerin yaşadığı drama da yer veriyor. tüm bu isimsiz mülteciler, zorlu koşullarda sefalet içerisinde yolculuk etmekte, kader birliği yaptıkları yolculukta hep beraber aşlarını pişirip, yıkanmakta ve trenin geçtiği yerlerdeki yerel halk tarafından kah çeşitli meyvelerle beslenmekte kah küçük piçlerden taş yemektedir. bu zorlu süreçten sonra yola çıkanların çok azı amaçlarına varmaktadır. bu yolculuk da aslında fukunaga'nın başarıyla kotardığı öykünün omurgasını oluşturmakta.

filmin afişinde referans olarak walter salles'in che'nin latin amerika'yı katettiği yolculuğu konu alan filmi "the motorcycle diaries" gösterilmiş. (ayrıca inarritu'nun "21 grams"ı ve soderbergh'in "traffic"i...) sanırım her iki filmin de yol filmi olarak sınıflandırılabilmesi ve harika görselliğe sahip oluşlarından dolayı bu bağ kurulmuş. ayrıca referanslar hanesine "cidade de deus" ve yine bir inarritu filmi olan "babel"i de eklemek mümkün. bu ekleme de filmi izleyecek olanlar için aydınlatıcı olmuştur umarım.
0 com

jennifer's body (2009)

türk filmlerinin pazarlama taktiklerinden birisidir; setten birileri film çekimleri esnasında çektiği fotoğrafları basına yansıtır, basın da eline geçmiş bu hazır malzemeyi iştahla kullanır. hem basın "boyalı" kısmını doldurur hem de film gösterime girmeden birkaç ay önce promosyonunu yapmış olur. bu danışıklı dövüşten her iki taraf da kendi payını alır yani. eleştirdiğimiz bu durum "jennifer's body" için de geçerli. hatırlarsınız yaz aylarında filmde rol alan megan fox'un üstsüz fotoğrafları hürriyet'in seksi fotoğrafları için tıklayınız köşesinde bile yer almıştı. film tüm kozunu neredeyse megan fox'un üzerinden oynadı. kaçımız megan fox'un göğüsleri yerine filmin konusuyla ilgilendik, itiraf edin! filmin patlayacağı belliydi ve patladı! 23 ekim'de ülkemizde gösterime giren filmin gişe bilgilerine bakıldığında durum daha net ortaya çıkıyor. sinematurk'ün 6 kasım tarihli verilerine göre filmin seyirci sayısında ilk haftaya göre %43 düşüş yaşanmış, toplam 7.558 izleyici çekmiş. açıkçası bu filmin üstlerinde "iki dil bir bavul"'u görmek beni çok sevindirdi (toplam 16.078 seyirci).

filmin konusuna değineyim. bir amerikan kolejinde okuyan needy ile jennifer küçük yaşlardan beri yakın arkadaştırlar. okulun en güzel kızı jennifer doğal olarak her yerde tüm dikkatleri üzerine çekmektedir. kasabaya gelen low shoulder'ın konserine giden ikili konser mekanında yangın çıkmasıyla kendilerini zar zur dışarı atar. jennifer'ın iş attığı grubun vokalisti jennifer'ı minibüse davet eder. daveti kabul eden jennifer grup elemanlarıyla gizemli bir yolculuğa çıkar. grup elemanlarına bakire olduğunu söyleyen jennifer, satanist ayine kurban gider. ancak bakire olmadığından şeytan onun bedenine kaçmıştır. jennifer, okula döner ve erkekleri kendisine kurban olarak seçer.

hikayenin nasıl da sıkış olduğunu farkettiniz değil mi? halbuki senaryoyu kim yazmış; diablo cody. ilk senaryosu "juno" ile oscar heykelciğini kapan adam. insan şaşırmıyor değil, neymiş efendim korku filmleri kendisinin favorisiymiş. bu filmden sonra biraz uzak durmasında fayda var! insanı bilinmeyen korkutur düşüncesinden yola çıkarsak, benim diyen korku filmi içerisinde bir parça gizem barındırmalı. film, needy'nin hapishanede olduğunu göstererek kartlarını en baştan açıyor ve biraz mantık yürütme becerisi olan seyirci ilk 15 dakikada filmi çözebiliyor. geri kalan süre mi? boşa geçen vakit. tek beklemediğim nokta piyasa rock sounduna sahip tırt grubun satanist çıkmasıydı. lan bari bir black metal grubu koysaydınız, daha inandırıcı olsun. ama öyle de yapınca hedef göstermek gibi olcak, ne diyeyim bilemedim.

ben ilk başta jennifer'ın vampir olduğunu sandım, tuttuğunu uçuruyor oraya buraya, boyna yöneliyor filan. sonra zombievari tavırlara girdi, karın deşmeler, bağırsak yemeler filan. hatta needy'nin evine geldiğinde ağzından kaset bandı çıkarttığını sandım meğer kan kusuyormuş zavallım.

korku ve gerilim etiketlerine sahip film her iki türün de klişelerini, bildik örgüsünü içerisinde taşıyor. komedi etiketi de "böyle bir rezil çektik, hani korkmazsanız gülün bari" mantığıyla konulmuş olmalı. filmi tek kelimeyle ifade edecek olsam fiyasko derim. 1.5 saatlik zaman kaybına tahammülünüz varsa izleyin. ha bir de megan fox'un göğüslerini görücem diye bekleyenler varsa şimdiden avuçlarını yalamaya başlayabilirler.
0 com

five minutes of heaven (2009)

daha önce "das experiment", "der untergang" gibi ses getiren filmleri yöneten oliver hirschbiegel'in yeni filmi ile karşı karşıyayız. alman yönetmen bu defa kendi topraklarından çıkıp avrupa'nın bir başka sorunlu topraklarına kamerasını çevirmiş bu defa. 1970'lerde kuzey irlanda'da yaşanan dinsel çatışmaların üzerine kurulan filmin başrollerinde liam neeson ile james nesbitt yer alıyor. daha önce "bloody sunday"'de protestoculara önderlik eden ivan cooper rolünde izlediğimiz kuzey irlandalı oyuncu nesbitt bu filmde de döktürüyor resmen.

"five minutes of heaven", 1970'lerin kuzey irlanda'sında açılıyor. hristiyanlığın iki mezhebi olan katoliklik ile protestanlık ülkede dinsel çatışmalara yer açmaktadır. katoliklerin var olduğu bölgede onları sindirmek isteyen uvf'ye kendisini kanıtlamak isteyen alistair little arkadaşlarıyla beraber planladığı suikasti gerçekleştirmek için harekete geçer. cinayeti işlediği esnada kurbanın kardeşi joe griffen de olay yerindedir ve abisinin öldürülüşüne tanık olur. bu tanıklık annesi tarafından dışlanmasına neden olur ve baskı altında büyür ve doğal olarak psikolojisi bozuk bir birey olarak topluma karışır.

yaşanan bu olaydan 30 yıl sonra bir reality show programı için alistair little ile joe griffen karşı karşıya getirilmek istenir ve buluşma ayarlanır. bunca yıl aradan sonra hem ağabeyinin intikamını almak hem de yediği baskılar sonrası kendisini rahatlatmak isteyen griffen için fırsat gün gibi doğmuştur. alistair little'la karşı karşıya geldiğinde onu bıçaklamayı planlamaktadır. alistair cephesinde ise geçmişte yaşadığı bu olaydan dolayı pişmanlık vardır. gerçekleştirdiği bu cinayetin dini değil de çevresinde popüler olma amacı taşıdığını itiraf eder.

ilk bölümünde dinsel çatışmaları gözler önüne sunan film, zamanla bu çatışmalardan payını almış iki adamın arasındaki hesaplaşmaya odaklanıyor. psikolojik sorunlar yaşayan griffen'i canlandıran james nesbitt oldukça iyi bir performans sunarken, "star wars", "batman" gibi filmlerde karşımıza çıkan liam neeson biraz daha sönük kalıyor. ikili arasındaki gerilim biraz ağır bir tempoda bize sunuluyor. çoğu izleyici de bundan dolayı filme olumsuz yorumda bulunmuş. eğer ağır tempo filmlerden hoşlanmıyorsanız uzak durun. en azından iyi bir hikayeye sahip olan filmi lekememiş olursunuz.
0 com

coming soon (2008)

izlediğiniz korku filmlerinin esas karakteriyle gerçek hayatta karşılaşsanız ne yapardınız? mesela odanızda karanlıkta otururken şimşek çaktığında camda michael myers'ın yansımasını görseniz veya akşam vakti pencereden dışarıya bakarken bir anda jason voorhees sizi aşağıya çekse? yarın (26 haziran 2009) sinemalarda vizyona girecek olan "coming soon" bize bu temayı sunuyor.

daha önce amerikalılar tarafından yeniden çevrimi yapılan "shutter" ve çok yakında gösterime girecek olan "alone" filmlerinin senaryolarını yazan sopon sukdapisit bu sefer yazdığı senaryoyu kendi filme almış. ve "coming soon" kendisinin çektiği ilk uzun metraj film olmuş.

filmin konusuna gelince; iki yakın arkadaş sinemada çalışmaktadır. vizyona girecek olan filmleri kameraya çekip korsan film sektörüne hizmet etmekte ve bu yolla gelirini arttırmaktadır. yakında gösterime girecek olan "kötü ruh" ("evil dead" ile alakası yok) filminin iyi bir gişe yapması beklenmektedir ve bu beklenti de bir yandan korsan pazarındaki esas adamların iştahını kabartmaktadır. bu bahsi geçen iki arkadaştan peoll, filmin çekimini yaptığı esnada esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. filmin çekimini handycam'den izleyen diğer arkadaş chen, peoll'un filmde kurbanlarının kör edip, onları öldüren jason voorhees kılıklı kadın shomba tarafından öldürüldüğünü görür ve arkadaşının cesedine izlediği filmdeki bir sahnede rastlar. ardından shomba tarafından rahatsız edilmeye başlar ve korku dolu günler geçirir. (bu arada yazıya girerken myers ve voorhees'den bahsetmem boş değil, filmin açılış sahnesinde hem jason'ı fazlasıyla andıran kadın hem de ondan kaçmaya çalışan kurbanın saklandığı dolabın laurie strode'un michael'den kaçarken saklandığı elbise dolabının tıpkısının aynısı oluşu acep sukdapisit slasher aleminin korku salan iki filmine selam mı çakıyor diye düşündürüyor)

filmde shomba'nın asılışına tanık olanların onun tarafından öldürüleceği fikrine kapılan chen, eski kız arkadaşının da yardımıyla olayı araştırmaya koyulur. shomba'nın hayaleti tarafından sürekli rahatsız edilen chen'i bir de bu filmin vizyona girmeden önce çekilmesini isteyen korsan sektörün fedaileri sıkıştırır. tüm olumsuzluklara rağmen araştırmacı ruhundan ödün vermeyen bu iki eski sevgili hiç beklemedikleri bir gerçekle karşı karşıya gelir.

esrarengiz olaylardan beslenen ve bu kaynağı kullanmaktan vazgeçmeyen uzak doğu korku sinemasının yeni bir örneğiyle karşı karşıyayız. daha önce pek tutulan "ringu" (halka) filmindeki gibi izleyenin ölümüne neden olan film vakasına "coming soon"'da da rastlıyoruz. ancak ana karakter chen'in psikolojik rahatsızlığından ötürü ilaç bağımlısı oluşunun yaşadığı korku dolu dakikalarda etkisi olup olmadığını tam olarak kestiremiyoruz. filmde oynayan ve shomba'nın asıldığı sahneye tanık olan oyuncuların ortadan kaybolması filmin sunduğu tezi desteklese de bu mesele biraz havada kalıyor gibi.

bir iki sahne dışında görsel efektleri başarılı sayılabilecek "coming soon"'un belli bir bölümü (özellikle final) sinema salonunda geçtiğinden, film bitip ışıklar yandığında filmdeki kasvet ortamıyla karşı karşıya kalıp kendinizi filmin içerisinde bulabilirsiniz. bu da film boyunca izleyiciye sunulan gerçek ile sanal arasındaki karmaşaya hoş bir ayrıntı oluşturuyor.
3 com

the last house on the left (1972) (2009)

iki film bir arada

"soldaki son ev" adı altında geçtiğimiz cuma günü vizyona giren film doğal olarak hala yurdum sinemalarında gösteriyor. amerikan sineması'nın son dönemdeki remake / yeniden çevrim furyasından nasibini alan filmin orijinali 1972'de wes craven tarafından çekilmişti. craven'ın filmografisinde ilk film olma özelliğini taşıyan "the last house on the left", ait olduğu dönemin sinemasında şiddet öğeleri hayli içeren hatta dozajın fazla kaçmasından dolayı ingiltere'de yasaklanmış birçok ülkede de sansürlenip gösterime girmişti. istismar sineması'nın hatrı sayılır örneklerinden biri olan "soldaki son ev" de aslında bir filmi temel almış. ingmar bergman'ın 1960 tarihli "jungfrukällan" / "the virgin spring"'den yola çıkarak wes craven senaryoyu kendi ellerinde yoğurmuş ve ortaya kendi ürününü çıkarmıştı. yeniden çevrim olan filmin senaryosu ise carl ellsworth ve adam alleca tarafından yeniden şekillendirilmiş, aslına çok fazla bağlı kalmayan senaryo dennis iliadis tarafından filme alınmış.

ilk olarak 1972 tarihli olan filmden bahsedeyim. dağlık bölgede göl kenarında bir evde oturan collingwood ailesi, adeta john waters filmlerinden fırlamış gibi birbirleriyle absürd diyaloglarıyla tipik bir orta üstü amerikan ailesidir. ailenin genç kızı mari rock müzik tutkunudur ve sevdiği gruplardan olan bloodlust'ın şehir merkezinde konseri vardır. konsere arkadaşı sadie ile beraber gitme konusunda izni ailesinden zor kopartır. bu zorluğu yaratan kısım ise ebeveynlerinin sadie'den pek hoşlanmamaları ve konserin şehrin varoş diye tabir edebileceğimiz tarafında yapılacak olmasıdır. mari, babasının arabasına atlayıp şehre iner ve sadie ile buluşur. önce biraz fundalık alanda, tarantino'nun "death proof"'unda bolca atıfta bulunduğu 70'lerin içi boş film diyalogları tadında, muhabbet ederler. daha sonra konser verilecek alanın etrafında esrar bulmak için arayışa geçerler.

mari tarafında olaylar bu yönde gelişirken bir yanda da iki azılı suçlu hapisten firar etmiş ve şehirde bir otelde saklanmaktadır. adları krug ve weasel (gelincik) olan bu iki suçluya krug'un metresi phyllis ve oğlu junior eşlik etmektedir. hapis ortamında kadın etine susamış olan krug ve weasel, phyllis ile beraber olmak ister ancak phyllis kendilerine eşlik edecek kızların bulunmasını ister. krug ise bu görev için farklı! bir şekilde yetiştirdiği ve adeta kölesi olması için uyuşturucu bağımlısı yaptığı, haliyle de hayli ezik bir karakter olan junior'u görevlendirir. tahmin edebileceğiniz gibi, sokaklarda esrar peşinde iz süren mari ve sadie junior'a denk gelir. junior'un onları uyuşturucu bahanesiyle otel odasına getirmesiyle tüm gece boyunca sürecek olan macera başlar.

önce otel odasında krug, weasel ve phyllis'in her türlü şiddet ve tacizine maruz kalan genç kızlar daha sonra arabaya bindirilerek dağlık alana götürülür. getirildikleri bu yer mari'nin ailesiyle beraber yaşadığı evin oldukça yakınındadır. bu yakınlığı bir umut olarak gören mari'nin çok geçmeden umutları kararır. gece boyunca şiddete kalırlar. ertesi sabah kızlarla işlerini bitiren çete mari'nin evine uğradığında ise durum bambaşka bir hal alır. mari'nin annesinin kızlarının bu çete tarafından öldürüldüğünü farketmesiyle çete üyelerini zor dakikalar bekler.

özellikle ormanlık alanda krug, weasel ve phyllis tarafından mari ve sadie'nin tecavüze uğrama, zorla altlarına işetilme, zevk uğruna kesilip biçilme sahneleriyle istismar sinemasından örnekler sunan film, çete üyelerinin mari'nin evine girişiyle beraber av-avcı ilişkisinin tersine dönüşünü de işliyor. sıradan hayatlar yaşayan anne ile babanın gözünün bir anda kan bürümesiyle farklı! şeyler yapmaya başlarlar ve kızlarının ölümüne neden olan bu çeteyi kendi yöntemleriyle haklarlar.

film boyunca azılı katillerin peşinde olan polisleri fazlasıyla karikatürize ederek işleyen wes craven, polis teşkilatına sevgi ve eleştirilerini yollamayı eksik etmiyor. alt metinde barınan bir başka mevzu ise sınıflar arası çatışmaya ait. çetenin, collingwood'ların evinde konakladığı gece üst tabakaya sarfettiği sözlerden bu çıkarımı rahatça yapabiliriz.

neresinden tutulursa tutulsun dolu dolu bir orijinal filmden sonra yeniden çevrimine göz attığımızda öyküde kullanılan şablonlarda sadece temel hatlar ortak. normalde şehirde yaşayan ancak haftasonları göl kenarında her türlü imkanın bulunduğu evlerine gelen collingwood ailesi 1 yıl önce erkek evlatlarını yitirmenin üzüntüsünü henüz içinden atamamıştır. ailenin 17 yaşındaki kızı mari iyi bir yüzücüdür (ki bu ayrıntının nerede kullanılacağı bellidir). mari, doğumgününde evin yakınında olan kasabaya inip arkadaşı sadie ile takılmak ister. annesinden akşam evde olma şartıyla izni koparan mari, babasının arabasına atlayıp şehre iner. sadie'nin çalıştığı dükkandan sigara satın almak isteyen justin (orijinalindeki adıyla junior, karışıklık olmasın) kızlara elinde kaliteli esrar olduğunu söyler ve otel odasına çağırır. otel odasında esrar içip eğlenen gençleri krug, weasel ve phyllis basar. iki genç kızın artık kendilerini gördüğünden mekanı terkemelerini izin vermeyen krug ve tayfası kızlarla beraber justin üzerinde baskı ve şiddet uygulamaya başlar.

ormanlık arazide kızlara orijinalindeki gibi gaddarca bir şiddet uygulanmıyor. veya beni böyle düşüntüren, sinemada şiddet unsurunun son yıllarda fazlasıyla kullanılıp, içselleştirilmesi midir bilemiyorum ("irréversible"'ı izledikten sonra buradaki tecavüz sahnesi bile rahatsız edici gelmedi, ki o doku bile yakalanamamış). ancak şu var, 72 tarihli olan "the last house on the left"'i kültleştiren esas bu sahnelerdir. yönetmen dennis iliadis, bu kısımlardaki istismar öğelerini teğet geçip veya geçiştirip daha çok collingwood'ların evinde yaşanan olayları işlemiş. ilk filmde olduğu gibi krug ve tayfasının üst sınıfa olan sövmelerine de yer verilmiş, bunu beklemiyordum gerçekten. polis mevzusu ise tamamen pas geçilmiş, polis kelimesi bile neredeyse geçmiyor filmde.

sonuç olarak "the last house on the left", remake furyasının çoğu örneğinde olduğu gibi içi boşaltılmış bir şekilde bize sunuluyor. wes craven'ın filmi bir kült olarak anılırken, bu kopya ise günümüz sinemasının sıradan şiddet filmlerinin herhangi bir örneği olarak hatırlanacak.