romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 com

midnight in paris (2011)


jack kerouac, kökenlerinin paris'te olduğuna inanıp, çok sevdiği yola atlayıp paris'e gelişini, paris'te her yerde kökenlerine ait bilgileri edinme çabasını, hatta biraz da kendini tanıma çabasını ve burada yaşadığı aydınlanmayı "paris'te satori" kitabında anlatır. woody allen'ın avrupa'daki duraklarından biri olan paris'te geçen filmi bana bu kitabı çağrıştırdı. kendisiyle son derece uyumsuz olan nişanlısı inez'in babasının iş gezisi nedeniyle geldikleri paris'te, inez'in antipatik arkadaşlarıyla beraber dansa gitmeyi reddeden gil, paris sokaklarında kaybolur. bir merdivene çökmüş umutsuzca ne yapacağını düşünen gil'e önünde duran arabadan yapılan davet sadece bir şehir turu için değildir. onun altın çağı'na giriş için, aydınlanması için bir kapıdır.

"midnight in paris", konusu itibariyle allen'ın son dönemde çektiği avrupa'da geçen filmlerinden farklı bir yerde. edebiyat, sinema çevrelerine olan vurgularıyla daha çok new yorker filmlerini andırıyor. filmi izlemeden önce woody allen'ın sinema diline aşina olmak ve hatta filmde geçen dali, picasso, hemingway, fitzgerald gibi isimler hakkında belli bir düzeyde bilgiye sahip olmak filmden alınan zevki kat kat arttırıyor. düz bir seyirle de filmden zevk alınabilir ancak karakterlerin çok fazla karikatürize edildiği gibi gereksiz yorumlara rastlamak mümkün olabiliyor.
0 com

blue valentine (2010)

"bana sorarsanız, erkekler kadınlardan daha romantikler. evlendiğimiz zaman, sadece o kadına bağlanıyoruz. çünkü ilişkilere hep mesafeli yaklaşıyoruz. ta ki bir gün bir kızla karşılaşıyoruz ve onla evlenmezsem salağın tekiyim diyoruz. ama görünüşe göre kızlar bir yere gidiyor, oradaki en uygun seçeneği tercih ediyorlar. "işi iyi" dedikleri adamla evlenen kızları da bilirim. hayatları boyunca beyaz atlı prenslerini bekliyorlar, sonra da iyi bir işi olan ve etraflarında dolanan adamlarla evleniyorlar."

çoğumuz yaşadığı ilişkisi bitmek üzereyken veya bitmişken yaşadığı acıyı bedenine sığdıramaz. ağızdan taşan kelimelerle bu ıstırabı yakın gördüğü birileriyle paylaşmak ve onun da acısına ortak olmasını ister. belki de bir tavsiye edinip, son bir hamle ile ilişkisini kurtarmak ister. verilen tavsiyeler ne kadar geçerli olacaktır, bilinemez. çünkü ilişkinin sadece iki taraf arasında bilinen, dışarıya aktarılamayacak dinamikleri vardır. bu dinamikler olmadan verilen tavsiyeler ise sadece farazidir.

derek cianfrance'ın 2006'da senaryo ödülü kazanmış filmi "blue valentine", her ne kadar afişinde aşk hikayesi yazsa da daha çok bir ayrılık hikayesi. herhangi bir diploma sahibi olmayan, ekmeğini o dönemde hangi işi bulduysa o işten kazanan dean ile genç yaştan itibaren doktor olmayı hedefleyen ve bu hedefine ulaşan cindy bu hikayenin tarafları. tesadüf olarak karşılaştıkları hastanede, dean'ın deyişiyle ilk görüşte birbirlerinden etkilenirler. her ikisinin de yaşamlarına ait zorluklar vardır ancak ikisi de birbirlerine taşıdıkları sevgiyle bu zorlukları aşmaya başlar ve evlenirler. bir zaman sonra ise sevgileri sahip oldukları zorlukları aşmaya yetmez, altta kalır. ve kopmalar başlar.

cianfrance, mecburen de olsa uzun bir döneme yayarak (çekimler 2008 yılında başlamış. ancak michelle williams'ın sevgilisi heath ledger'ı kaybetmesi üzerine çekimlere ara verilmiş.) filme aldığı hikayesinde bize ilişkinin dinamiklerini aktarıyor. ve biz de sanki yakın bir arkadaşımızın ayrılığına tanık olurmuşçasına bu filmi izliyoruz. aralara serpiştirilen flashbacklerin zamanlamasına da dikkat çekmek isterim. bu ilişkinin kilit noktasına göre simetrik olacak bir şekilde yerleştirilmiş ve oldukça hoş olmuş. genç neslin usta oyuncuları michelle williams ve ryan gosling'in üstün performansları, grizzly bear'ın hazırladığı müzikleri ve daha ilk görüntüsünden itibaren hissedilen görselliğiyle oldukça başarılı bir film, "blue valentine". ayrıca mainstream'in bize kakaladığı sabun köpüğü hikayelere bağımsız sinemanın tokadı olmuş.

"bebeğim, yemin ettin. iyi günde, kötü günde dedin. bunu söyledin. bunu söyledin, evlilik yemini ettin. bugün benim kötü günüm işte. ama iyi olacağım."
4 com

never let me go (2010)

daha çok fransa'da tüketilen kaz ciğeri ezmesi, yani patede ana madde olan ciğerin daha lezzetli olabilmesi için kazın yetiştirilmesinde uygulanan yöntemler vardır. sadece ciğeri için beslenen kazlar, belli bir dönemden sonra özel kümeslerde tutulur ve neredeyse hiç hareket etmemesi sağlanır. bu dönemde hayvana aşırı ve zorla beslendirme yapılır. amaç ciğerin büyüklüğünü ve lezzetini arttırmaktır.

sofralarımıza kaz ciğeri erişmediği için uç bir örnek oldu tabi. o zaman tavuklardan bahsedelim. tavuk üretim çiftliklerinde yumurtalarından henüz çıkan civcivler cinsiyetlerine göre ikiye ayrılır. erkek civcivler gaz odalarında telef edilirken, üretimi sağlayacak olan dişi civcivlerin kümeste birbirlerine zarar vermemesi için gagaları kesilir. ve zor şartlar altında, hızlı büyümeleri için ilaç verilerek yetiştirilir. sonuç ise soframıza gelen, tavuk görünümü olan ama lezzeti olmayan beyaz et.

kazuo ishiguro'nun günümüz klasikleri arasında gösterilen romanından sinemaya taşınan "never let me go"yu izlerken aklıma bir an bu örnekler geldi. ne alaka denilebilir? ancak sorgulanırsa, belli bir amaç için bir canlının yaşamını sonlandırmak bu örneklerin ortak paydası olduğu görülebilir. film, belirli bir yaşa geldikten sonra organ bağışı yapması amacıyla dünyaya getirilen klon insanların dramını konu almakta ve hayli disiplinli bir yetiştirme yurdunda 3 arkadaş olan kathy, ruth ve tommy üçgeninde geçmekte. sınırları dışına çıkıldığında başına korkunç şeyler geleceği korkusuyla yetiştirilen, belirli bir dönemden sonra organ bağışı yapması zorunluluğu olan bu klonların tek bir hedefi vardır; organ bağışlarından sonra hayatta kalabilmek. ancak bu klonların çoğu ilk organ bağışında ameliyat masasında kalmaktadır, tabi yetiştiricilerinin diliyle "misyonunu tamamlamak"tadır.

film üzerine yapılan genel yorumlar filmin, kitabın gölgesinde kaldığı yönünde. kitabı okumadığım için sadece film üzerine konuşabilirim. "never let me go" dram dozajı oldukça yüksek ve içine kapanık bir film, ancak derdini anlatırken de duygu sömürüsüne kesinlikle girmiyor. derdini de finale sıkıştırılan kısa konuşmayla özetliyor. filme adını veren, jane monheit'in seslendirdiği şarkı neredeyse "bin jip"teki natacha atlas güzellemesi "gafsa" etkisini gösteriyor ve filme bir ruh veriyor. son olarak filmdeki ağır havayı kaldırabilecekseniz izlemeyi düşünebilirsiniz.
1 com

the boat that rocked (2009)

kariyerine"mr. bean", "bridget jones", "nothing hill" senaryolarını sıkıştırmış olan richard curtis'in "love actually"den sonra ikinci filmi olan "the boat that rocked", fena halde rock'n roll sosuna bandırılmış bir absürd komedi. muhteviyatındaki bir dolu absürdlüğe rağmen film, tarihten bir gerçeğin üzerine oturtulmuş: korsan radyolar. 70'lerin ortasında muhafazakar yönetimin başında olduğu ingiltere'de pop ve rock gibi "öteki" müzikler radyolarda pek kendine yer bulamıyormuş. bu kısıtlamayı da çeşitli korsan radyolar delmişler ve şu an çılgın attığımız internet ortamında özgürce dinlediğimiz pop ve rock'n roll müziği ingilizlerin kulaklarına sunmuşlar.

filmde bir grup dj'den oluşan radio rock tayfası ile o soğuk, muhafazakar ingiliz yönetimi arasındaki sürtüşmeleri izliyoruz. gemiye yeni gelen yeniyetme carl'ı milli yapma çabaları, dj'ler arasındaki muhabbetleri, gemiye kabul edilen groupieler filmin içini dolduran diğer unsurlar. ve tabi ki rock'n roll. neredeyse müziksiz bir sahnesi olmayan filmde david bowie'den leonard cohen'e, the who'dan jimi hendrix'e döneme damgasını vurmuş isimlerin parçaları kulaklarımızı şenlendiriyor. şu ana kadar izlemediyseniz izlenecekler listesine +1 olarak geçsin.
1 com

up in the air (2009)

walter kirn'ün 2001 yılında yayımlanmış olan aynı isimli romanından sheldon turner ve jason reitman tarafından senaryolaştırılarak beyazperdeye uyarlanan "up in the air"ın başrollerinde george clooney, vera farmiga ve anna kendrick yer alıyor. "thank you for smoking" ve "juno" filmlerinin yönetmeni jason reitman ise sadece senaryoyu uyarlamakla kalmıyor, aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstleniyor. merakla beklenen "82. oscar ödülleri"ne "en iyi film", "en iyi aktör", "en iyi yardımcı kadın oyuncu (vera farmiga - anna kendrick)", "en iyi yönetmen" ve "en iyi uyarlama senaryo" dallarında aday olan "up in the air" böylelikle 2009 yılının en iyi filmleri arasına şimdiden ismini yazdırmış oluyor.

ryan bingham, ilginç mesleği gereği diğerlerinden oldukça farklı biridir. elemanlarını işten çıkaramayacak kadar aciz olan şirket sahiplerinin görevlerini üstlenen ve çalışanlara kibar yoldan "kovuldunuz" diyen ryan'ın neredeyse her günü ayrı bir ülkede, şehirde geçmektedir. bu durumun etkisiyle ryan havalimanlarını evi gibi gören, düzenli bir hayatı ve ciddi bir ilişkisi olmayan, ailesinden kopuk bir adam olarak karşımıza çıkıyor. tüm bu süreç içerisinde bizler de işten çıkarılan insanların farklı ruh hallerini, tepkilerini ve işlerini ne kadar benimsediklerini izliyoruz.


"düzenli" diyebileceğimiz bir hayatı olmadığını belirttiğim ryan, iş seyahatlerinden birinde tıpkı kendisi gibi olan alex'le tanışır. birbirlerinden oldukça etkilenen ikili, benimsedikleri hayat tarzları sebebiyle ciddi bir ilişkiye girişmezler ve uygun olan zamanlarda buluşarak aşklarını tazelerler. ryan'ın alex'le tanışması, ardından pek de samimi olmadığı kız kardeşinin düğününe onu davet etmesi, uzun zamandır aklına dahi getirmediği "yerleşik" hayat tarzını gerçeğe dönüştürmek için bazı şeyleri düşünmesini sağlar. ne var ki bağlı olduğu hayattan vazgeçmek, onun için hiç kolay olmayacak bir durumdur.

hikaye aslında bir adamın tam ortasında bulunduğu iş, aşk, yalnızlık, rekabet, aile, arkadaşlık gibi birçok konuyu içeriyor. tek bir konu gibi gözüken fakat birçok farklı noktaya değinen, arada bazı esprilerle de gülümseten bir film "up in the air". bence 2009'un iyi filmlerinden biri, izlenmeli.

0 com

confessions of a dangerous mind (2002)

confessions of a dangerous mind, chuck barris'in aynı isimli 1984 tarihli otobiyografik romanından, usta senarist charlie kaufman tarafından senaryolaştırıp george clooney yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlanan bir film. dünya çapında birçok önemli film festivalinde gösterilip izleyicilerin beğenisini kazanan filme "berlin film festivali"nden "en iyi erkek oyuncu" ödülünü kazandıran sam rockwell'ın "chuck barris" performansı ise gözardı edilemeyecek cinsten. george clooney'nin ilk yönetmenlik denemesi olan confessions of a dangerous mind'ın başrollerinde yer alan diğer isimler ise drew barrymore, george clooney, julia roberts, rutger hauer ve maggie gyllenhaal. (george clooney'nin kadim dostları brad pitt ve matt damon'ın, clooney'nin hatrına yer aldığı 2'şer saniyelik rollerini saymıyorum)

biyografik bir film olan confessions of a dangerous mind, televizyon yapımcısı chuck barris'in new york'ta bir otel odasında kendi kendine hayatını sorgulayıp büyük bir psikolojik bunalım geçirirken başlıyor. 1981 yılına tekabül eden bu görüntülerin ardından ne olduğunu anlamak için 1955 yılına dönerek barris'in hayatını izlemeye başlıyoruz. yaratıcısı olduğu programlar sayesinde televizyon dünyasının tanınmış isimlerinden olmayı başaran barris'in inişli çıkışlı iş hayatı, bir cia görevlisiyle tanışmasıyla ikiye bölünüyor. cia görevlisi barris'e cia ajanlığı teklif ettikten sonra barris hem televizyon işine devam ediyor, hemde bu işinden dolayı yurtdışında olduğu zamanlarda cia ajanlığı yapıyor.

hayatı tam anlamıyla ikiye bölünmüş olan chuck barris'in ruh hali, filmin başrolünde yer alan sam rockwell tarafından başarılı bir şekilde ortaya konuyor. filmin konusu -ya da kitabın- her ne kadar doğrulukları ispatlanmamış bir şekilde karşımıza çıksa da, oldukça sürükleyici ve keyif veren bir film olmuş confessions of a dangerous mind. george clooney'nin ilk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen saygıyı hakeden bir film. izlenmeli.
0 com

los abrazos rotos (2009)

cuma günü öğle vakti evden çıkıp palladium'un yolunu tuttuğumuzda filmin başlamasına çok az bir süre vardı. yoldan taksi geçmeyişinin stresine ben "amaaan nasıl olsa 10 dakika reklam oynatacaklar, kasmaya gerek yok" rahatlığıyla karşılık veriyordum. sevgilimle beraber palladium'un zirvesine tırmanıp gişeye eriştiğimizde 5 dakikalık zamanımız daha vardı. salon temizlenip içeri girdiğimizde sürprizlerin güzel olanı reklam olmadan filmin başlamasıydı. uzun yıllar sonra reklamsız filme giriş yapıldığını gördüm sanırım (desem sineması'nı saymıyorum). daha sonra kötüsüyle karşılaştık, görüntü titriyor ve bu titreme altyazıları okumayı zorlaştırıyordu. bilet fiyatlarını piyasa ortalamasının üzerinde tutan ancak verdiği bu kötü hizmetle seyri zorlaştıran cinebonus palladium'u kınıyorum. herneyse, düzelir umuduyla, salondaki 4 kişi! filmi izlemeye koyulduk.

daha önce almodovar'ın "todo sobre mi madre", "carne trémula", "volver" filmlerinde karşımıza çıkan penelope cruz'un başrolünü oynadığı "los abrazos rotos" yeşilçamvari bir melodram. konu olarak, eskiden yönetmenlik yapan, artık senaryo üreterek yaşamını sürdüren bir sanatçının geçmişi ve bugünü arasındaki bağlantıları ele alıyor. mateo blanco, başarılı bir yönetmendir ancak geçirdiği bir kaza onda görme kaybına yol açar. bu kazadan sonra blanco, gerçek kimliğini bir kenara bırakır ve daha önce senaryolarını oluştururken kullandığı diğer kimlik olan harry caine olarak yaşamaya başlar. senarist caine'in en büyük yardımcıları uzun yıllardır menejerliğini yapan judit garcia ve oğlu diego'dur. sıradan bir iş gününde kendisini ray x olarak tanıtan bir adam, caine'den senaryo yazmasını ister. caine ise genel hatlarının aktarıldığı bu senaryo işini kabul etmez. kabul etmemesinin arkasında geçmişiyle ilgili gerekçeler yatmaktadır. ernesto'nun bu gerekçeleri merak etmesiyle, geçmişin önündeki sır perdesi aralanmaya başlar.

film boyunca yaşamından kesitler izlediğimiz mateo blanco/harry caine, kuralları olan bir yönetmendir. biyografik film çekmemek de bu kuralların arasında yer almaktadır. almodovar ise bu kurala zıt bir biçimde bu yönetmenin hikayesini biyografik bir tadda bize sunmakta. ve bu sunum da çeşitli filmlerden izler taşımakta. örneğin film içerisindeki film "chicas y maletas" ile (kadınlar ve bavullar) kendisinin önemli filmlerinden "mujeres al borde de un ataque de nervios" (sinir krizinin eşiğindeki kadınlar) neredeyse aynı yapıda. ayrıca luis bunuel'in 1967 tarihli joseph kessel'in romanından uyarlaması "belle de jour"'dan (gündüz güzeli) izlere de filmde rastlıyoruz. "belle de jour"da severine, gündüz normal hayatını yaşayan akşamları ise randevu evinde çalışan bir kadındır. almodovar ise gündüz zengin iş adamı ernesto martel'in yanında çalışan, bazı zamanlarda ise bir randevu evinde ekstra gelir elde etmeye çalışan lena'ya severine takma adını uygun görür. filmde ayrıca bergman'ın "fanny och alexander"ına ve fellini'nin "8 ½"una selam çakılıyor.

yeşilçam sinemasına aşina olanların akışını rahatlıkla tahmin edebileceği ve karakterlerini eşeleyebileceği film genel olarak iyi nitelikte sayılabilecekken kusurları da içerisinde barındırıyor. bunlardan en belirgini, ernesto martel'in eşcinsel oğlunun babasına karşı duyduğu nefretin nedeni izleyene net olarak aksettirilememiş. öyküye fazlasıyla yön veren bu nefretin arkasında yatanlara pek rastlayamıyoruz. bir diğer nokta ise (eğer kusur olarak sayılabilirse) mateo blanco'nun körlüğü. filmin hemen başında yazarın kendisini tanıttığı cümlelerde harry caine'in kendi yarattığı bir karakter olduğu ve görme engelli olduğu söyleniyor. bu noktada ben mateo'nun kör olmadığını ve kör taklidi yaptığını düşündüm ve filmi buna göre izledim. bazı sahnelerde de bu taklitten izlere tanık oldum.

almodovar'ın gayet karikatürize bir şekilde resmettiği eşcinsel karakterin adının ray x oluşu da tesadüfi değil elbette. x ray ışınlarından bildiğiniz üzere röntgen çekiminde yararlanılır. ray x ise mateo blanco'nun film setinde kamerasıyla yaptığı çekimlerle mateo'nun lena'yla olan ilişkisinin röntgenini çekmekte ve bu görüntüleri babası ernesto martel'e iletmektedir. ernesto martel ise tuttuğu dudak okuma uzmanı sayesinde sette olup bitenleri birebir izlemektedir.

cuma günü gösterime giren "let the right one in" ile beraber haftanın en dikkat çeken iki yapımından biri olan "los abrazos rotos", belirttiğim gibi yurdum sinemaseverinin aşina olduğu tipte bir öyküye sahip olsa da almodovar'ın anlatımının ön plana çıktığı bir film. yönetmenin takipçileri zaten kaçırmayacaktır, diğer izleyilere de tavsiye edebilirim.
0 com

soul kitchen (2009)

fatih akın'ın uzun zamandır gösterime girmesini beklediğim filmi "soul kitchen" nihayet yeni yılın ilk günü gösterime girdi. adetim olduğu üzere film hakkında hiçbir şey okumayarak sinema salonunun yolunu tuttum. izmir'in sıkıntılı havasından sıyrılıp salondaki koltuğuma yayılmış konsantrasyon çalışmalarımı devam ettirirken son dönemde salonlarda yaşadığım tuhaf olaylara bir yenisi daha eklendi. bayanın biri, arka sıradakilere çıkışıyordu. yüksek sesle söylediği "ben sizin üzerinize çıkmadım hanfendi" cümlesini bitirdiğinde olayın orada kapanmayacağından emindim. ve kapanmadı da. ilk başta sözün muhattabından karşılık gelmedi, belli ki bu sakinlik aynı bayanı çıldırtmış olmalı, gözleriyle karşısındakini süzdü süzdü ve atağını sürdürdü: "oooh iyi ki çıkmışım üzerinize, çok mutluyum. film bitsin yine çıkıcam." salondaki artniyet sahipleri kıkırdarken bense bıyık altından gülüyordum. guy ritchie'nin "sharlock holmes"ü ve "kutsal damacana 2"nin fragmanlarından sonra filmimiz nihayet başladı.

fatih akın, yine ekibini toplayıp karşımıza gelmiş. başrolde yer alan adam bousdoukos, moritz bleibtreu'nun önceki fatih akın'la önceki çalışmalarını saymaya gerek yok. keza abisi cem akın'ın da. sadece "gegen die wand"da muhafazakar aile babası olarak izlediğimiz demir gökgöl'e bunda tam tezat bir şekilde şarapçı yunan rolünde rastlamak hoştu. içeriğe gelirsek; akın'ın "soul kitchen"da önümüze sunduğu hikaye yine bir göçmen aile üzerine kurulu ancak daha öncekiler gibi dram sosuna bandırılmış değil. yine senaryosunu kendi yazdığı "kebab connection" gibi komedi ve romantik öğeler hakim filme. bir başka ilişkilendirebileceğim film ise "solino". akın'ın ilk kez mutfağa daldığı bu filmde hayata farklı açılardan bakan iki kardeşin çatışmalarla dolu hikayesini izlemiştik.

"soul kitchen", yine iki kardeşin öyküsünü anlatıyor. büyüğü ilias, hırsızlık suçundan dolayı hapis yatmakta ve cezasını tamamlamasına 6 ay kala her gün şartlı olarak dışarıya çıkmaktadır. küçüğü zinos ise zamanında ucuza kapattığı viran bir mekanı kendi çabalarıyla bir lokanta haline getirmiş ve adını müzik zevkine uygun biçimde "soul kitchen" koymuştur (burada the doors'un şarkısına bir vurgu yapılmıyor). soul kitchen, müdavimlerine farklı lezzetler sunmayan, menüsünü dondurulmuş yiyeceklerin oluşturduğu, kendi yağıyla kavrulan bir lokantadır. kazanılan para günü ancak kurtarmaktadır ve zinos bu durumdan pek memnun değildir. sevgilisi nadine'in işi dolayısıyla şanghay'a gitmesi de bu duruma tuz biber ekmektedir. tam bu esnada karşısına "seinfeld"teki soup nazi'yi andıran asabi aşçımız shayn çıkar ve soul kitchen'ın mutfağına eksik olan ruhu katmaya başlar. şansın da yardımıyla soul kitchen giderek popüler bir mekan haline gelir. ancak lokantada esen bu rüzgarı tersine döndürecek iki durum vardır: zinos'un karşısına shayn ile aynı gece çıkan thomas neumann'ın mekanda gözü oluşu ve zinos'un herşeyi geride bırakıp sevgilisinin yanına, şanghay'a gitme isteği.

zinos'un hayatını şekillendiren dönüm noktaları ve sonuçları filmde çok iyi işlenmiş. izleyen olacakları kafasında şekillendirmeye çalışırken bir anda kontrpiyede kalabiliyor. filmin bu yanını çok tuttum. övgüyle bahsedebileceğim bir diğer unsur ise müzikler. fatih akın sinemasının en göze çarpan özelliklerinden biri olan müzik "soul kitchen"da da önemli yer kaplıyor hatta başrol oyuncusu kadar öne çıkıyor. ayrıca o kadar kelam ettik, birol ünel demeden olur mu? filmi izleme nedenlerimden biri olan ünel, aşçı shayn rolünde çok fazla süre almasa da kendisini izlettiriyor. ve 'bir insan her haliyle karizma olur mu' sorusunu cevaplandırıyor (nick cave 1, birol ünel 2).

"soul kitchen", ne başından sonuna kadar kahkahalar eşliğinde izleyeceğiniz bir komedi filmi, ne de buram buram romantizm kokan bir film. bu iki öğeyi terazinin kefelerine yerleştirirsek, komedinin hafifçe ağır bastığı bir film sadece. fatih akın'ın en iyileri arasına girebilmesi de zor gözüküyor. ancak keyif veren, finalinde hafiften kusturica'ya göz kırpan öyküsüyle tercih edilebilecek bir film.
0 com

adventureland (2009)

yaşadığımız hayatı kodlayanlar belirli dönemlerde üst üste kötü şeylerin yaşanmasını özel olarak mı tasarlamışlardır, yoksa bu bir bug mıdır? bir insan arka arkaya yaşadığı olumsuz vaziyetlere ne kadar dayanabilir? kolejden mezun olan james brennan'ın yaşadıklarına ne demeli peki? önce mezuniyet haftasında sevgili tarafından terkediliyor. ancak ailesinin onu mezuniyet ödülü olarak avrupa seyahatine göndereceğinden bu ona pek koymuyor. karşı cinsle henüz bir 'cinsel ilişki' yaşamamış olan james bu tatilde avrupa ortamlarında kabuğu kırmayı planlamaktadır. ne var ki, babasının işlerinin yolunda gitmemesi onu bu planlardan alıkoyacaktır. bir anda ne olduğunu anlayamayan james'e son darbeyi de annesi indirir; eğer önümüzdeki sene columbus üniversitesi'nde okumaya devam etmek istiyorsa yaz tatilinde çalışmak durumundadır.

1987 yazında james brennan'ın yolunun adventureland'e düşmesi böyle gerçekleşir. büyük bir lunapark olan adventureland'e olan başvurusu saniyesinde kabul edilen james, gezinti alanında çalışmak ister ancak ona oyun alanında görev verilir. ilk günlerinde yavaş yavaş işe ve ortama ısınmaya çalışan james, aynı departmanda çalışan em ile tanıştıktan sonra ona ilgi duymaya başlar. ancak em'le gizli bir ilişki yürüten teknisyen connell ve parkın diğer güzel kızı lisa p. işlerin karışmasına neden olur.

genel olarak "romantik" yaftasını yapıştırabileceğimiz filmde komedi unsurları, bir geek karakter olan james üzerinden yansıtılıyor izleyene. filmin başlarında yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkiye atıfta bulunan karakterleri görüyoruz. ancak öykünün geri kalan kısmında bu nokta üzerinde pek durulmuyor. ve iki gencin arasındaki elektriklenmeye odaklanılıyor. "zombieland"de de karşımıza çıkan jesse eisenberg ile şu sıralar "twilight" ile popüler olan kristen stewart'ın başrolünde oynadığı bu gençlik filmi türünün diğer örnekleri arasında öne çıkacak bir sihire sahip değil. kristen stewart göz kısıp, alt dudağı ısırmaktan ibaret oyunculuk gücünü burada da sergiliyor. oyuncu performansları pek ahım şahım değil, öykü ise daha önce pek çok kere denenmiş. elle tutulur tek yan the cure, judas priest, hüsker dü ve lou reed gibi isimlerden oluşan müzikler. diyeceğim şudur ki, izlenilmezse pek bir şey kaybedilmez.
9 com

the twilight saga: new moon (2009)

twilight serisinin 2. filmi olma özelliği taşıyan "the twilight saga: new moon"un başrollerinde kristen stewart, robert pattinson, taylor lautner, ashley greene, peter facinelli gibi ilk filmden tanıdığımız isimler yer alıyor. yine melissa rosenberg tarafından senaryolaştırılan stephanie meyer kitabından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmeni ise chris weitz.

edward ile yaşadığı aşkın doruklarında ve vampirlerle takılmayı hayat felsefesi haline getirmiş olan bella, herşeyin mükemmel gittiğini zannetmektedir. fakat bella'nın yaşlanmamak ve edward'ın ailesinden biri olmak için vampir olmayı arzu etmesi gibi birtakım kaçınılmaz sebepler birleşince edward, bella'dan ayrılmak zorunda kalır. aslında edward ve ailesinin forks'tan ayrılması zaten gereklidir çünkü aile üyeleri geçen senelere rağmen gençliklerini korumaktadırlar ve bu durum fani çevre tarafından ilgi çekmeyecek bir konu değildir.

edward ve ailesinin forks'tan ayrılması üzerine aylar süren bir bunalıma giren bella hayatına renk katacak yeni atraksiyonlar aramaya başlar. hurdacıdan bulduğu eski motorsiklet kalıntılarını eski dostu jacob'a getiren bella, haftalar süren çalışmayla nihayet motoruna kavuşur. bu esnada jacob'la geçirdiği anlar ona özel gelmeye ve edward'ın gidişinin acısını dindirmeye başlamıştır.

ciddi anlamda jacob'dan hoşlanmaya başlayan bella, her yakınlaşmalarında edward'ın aklına gelmesi üzerine gözünde anılarını canlandırınca onu hala unutamadığını anlar. vampir dostlarından alice'in kasabaya geri dönmesi üzerine onunla edward hakkında konuşma fırsatı yakalayan bella için edward'ın yanına gitmek kaçınılmaz olmuştur çünkü edward, bella'nın öldüğünü zannetmektedir. edward'ın kendini insanlara gösterdikten sonra güçlü ve soylu vampirler tarafından öldürülmemesi için bella'yı görmeye ihtiyacı vardır. fakat bella'dan intikam almak isteyen victoria ve kalbinin bir kısmını çalmış olan jacob arasında kalan bella gerçekten zor bir duruma düşmüştür ve istediği heyecanı işte şimdi yaşayacaktır.

serinin ilk filmi olan "twilight"ın devamı olarak daha sağlam bir film beklemiyordum desem yalan olur. ülkemizde vizyona girdiği şu birkaç günden itibaren izlenme rekorları kırıp çok olumlu eleştiriler alan "the twilight saga: new moon" bence ilk film kadar kaliteli değildi. daha fazla atraksiyon olduğu kesin ama eğer "2012'nin seansı geç" diye "hadi bari gelmişken twilight" izleyelim diyorsanız bence sinemaya gitmeye değmez. yine de ilk filmin hatrına izledim, fazla beğenmedim fakat "twilightkolik"ler için ideal.

2 com

factotum (2005)

charles bukowski'nin aynı isimli romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini "23. uluslararası istanbul film festivali" kapsamında gösterilen "salmer fra kjøkkenet" filmi ile oldukça beğeni toplayan norveçli yönetmen bent hamer üstlenmiş. bent hamer'ın jim stark ile beraber senaryosunu yazdığı factotum'un başrollerinde ise bukowski'yi kendisinden başka kimsenin bu kadar gerçekçi canlandıramayacağını düşündüğüm dünyanın en güzel gözlü ve yakışıklı aktörlerinden matt dillon ile kendisine sebepsiz bir antipati beslediğim marisa tomei ve çirkin vücutlu fakat sempatik oyuncu lili taylor yer alıyor.

"chinaski'nin hayatından bir dönem.. fabrikalarda 2. sınıf işlerde çalışarak içki ve atyarışı parasını çıkarmaya çalıştığı, kadınlarından biri olan jan ile yaşadığı inişli çıkışlı aşk ve seks hikayesini konu ediniyor."

romana tamamiyle bağlı kalınmasa da, çoğu sahneler ve diyaloglar tam kafamda canlandırmaya çalıştığım gibiydi. özellikle bazı sahnelerde sesine hayran olduğum kristin asbjørnsen ablamızın giriş yapıp i wish to weep ve slow day gibi sanat harikası iki şarkıyı seslendirmesi, filmin içinde kaybolmamı sağladı adeta. doğrusunu söylemek gerekirse iki gündür çabalıyorum bu film yorumu için, ya söyleyecek çok şey var kelimeleri toparlayamıyorum, ya da gerçekten anlatamıyorum düşüncelerimi. önce kitap, sonra film. kesinlikle izlenmeli.

3 com

(500) days of summer (2009)

suyun kamışa yürüdüğü zamanlar, ortaokul günleri yani. doğduğumuzdan beri beraber evcilik, doktorculuk gibi seksist açılımlara sahip oyunlar oynadığımız karşı cinse başka bir gözle bakmaya başlıyorum. mahallede biraz yaşça büyük abimiz çocuğun dünyaya getirmenin formülünü bize deniz kenarında sunduğunda ise şaşkınlığımı gizleyemiyorum. meğer en başından beri işemek kullandığımız pipi başka bir işe de yarıyormuş ve artık onu bu farklı amaç için kullanmanın zamanı gelmiş. sınıftaki erkekler mastürbasyon olaylarına yeni bulaşıyor. kimisi 31'e kadar sayıp ne olacağını bekliyor, kimisi ise sinek kanadı gibi fantastik yöntemlerle aklımızı karıştırıyor. sınıftaki kızlar ise bir başka geliyor göze, çok çekiciler, her biri farklı bir sanat yapıtı sanki. ben de gözüme birkaç tanesini kestiriyorum. ama yanlarına gidip mevzuyu açacak cesaretim yok. yakın arkadaşlık ettiğim bir kızı elçim olarak seçiyorum ve yolluyorum. gelen cevap hep olumsuz. gerçi henüz bitmekte olan bıyıklarımdan, garson boy gömleklerimden ve siyah çerçeveli gözlüklerimden dolayı pek de şaşırmıyorum sonuca. ama bu elçilik vaziyetini bir süre daha devam ettiriyorum. sonra baktım bu iş elçiyle olmayacak, sazı elime alıyorum. göbeği içe çekip, göğsü dışa verip, nefesi de tutup bitiveriyorum müstakbel kız arkadaşımın yanında. biraz muhabbetten sonra "haydi oğlum koray, topa girmenin vaktidir" diyerek maksadımı açıyorum. sonuç gene değişmiyor, ama cevap farklı yolda; "ben seni arkadaşım olarak görüyorum". ne saçma bir bahane ama!

üniversite eğitimini mimarlık üzerine alan tom hansen, mezun olduktan sonra kendi mesleğini yapmak yerine bir şirkette posta kartları üzerindeki sloganları yazmayı tercih ediyor ve bu işte 3-4 yılını geçiriyor. sıradan bir iş gününde patronunun yeni asistanı summer finn ile karşılaşır ilk defa. ilk görüşte pek beğendiği bu hatunla birkaç gün sonra asansörde karşılaşır. pek sevdiği brit rock gruplarından the smiths'in "there is a light that never goes out"'unu dinliyordur o esnada. summer, the smiths'i çok sevdiğini söyler. artık bir ortak paydaları vardır. tom, yine smiths'ten "please, please, please (let me get what i want)" ile mesaj vermeye çalışır ancak summer pek üzerine alınmaz. tom'un iş arkadaşı mckenzie, arkadaşına bir güzellik yaparak tüm ofis ahalisine bir karaoke partisi düzenler. ve tom ile summer arasındaki yakınlaşmalar burada başlar. ancak summer'ın bu ilişkide kendisini karşı tarafa kaptırmak ya da şöyle diyelim ciddi bir ilişkide bulunmak gibi bir niyeti yoktur. yani "ben seni arkadaş olarak görüyorum"'un farklı bir boyutu söz konusu.

tom'un summer ile olan 500 gününe dayanan film, kronolojik sırayla akmıyor. olanlar bir ileri, bir geri sararak anlatılmış yönetmen marc webb tarafından. anlatımının oldukça güzel olduğunu söyleyebilirim. ayrıca görüntü bir iki yerde çizgiselliğe dökülerek hoş bir tad yakalanmış. tom'un summer'ın düzenlediği teras partisine giderken yönetmenin ikiye böldüğü ekranın bir köşesinde tom'un beklentilerini, diğerinde ise yaşadığı gerçekleri bize sunması yine anlatımla ilgili ayrı bir güzellikti.

kadın erkek ilişkilerine dayanan filmleri beğenme ölçütüm üzerine düşündüm biraz. ve şuraya bağladım, eğer filmdeki erkek karakterle kendimi bir açıdan da olsa özdeşleştirebiliyorsam o filmi beğeniyorum ya da şöyle söyleyim beğenim daha da artıyor. "annie hall", "manhattan", "high fidelity", "closer" ilk aklıma gelen örnekler. cinselliğe adım attığım zamanlardan bahsederek açtığım yazıya kadınlar konusunda çıkardığım bir dersle devam edeyim; bana arkadaş gözüyle bakacak, ciddi bir ilişki içerisine girmek istemeyen kadınların eğer bu tavrını hissettiysem peşlerinden koşmayı bırakırım. ne olursa, kim olursa, ne kadar güzel olursa olsun. hayat oldukça kısa ve tecrübe edilecek çok fazla kadın doğada mevcut. [tabi bu dersi blog yazarları arasında çıkaramayan arkadaşımız da yok değil :)] bu nedenle tom karakteri ile aramda doğal olarak bir kopukluk oluştu, ve onun summer'ın peşinden koşmaları bana pek hitab etmedi. ancak ikili arasında ilişki esnasında yaşanan açmazları bir kere daha görmek iyiydi. ayrıca the smiths, knight rider, ingmar bergman ("persona"), henry miller gibi sevdiğim şeylere ait referanslara filmde rastlamak kendi adıma oldukça hoştu.
2 com

whatever works (2009)

hey sen! orada bilgisayar başına oturmuş bu satırları okuyan! veya sen, koltuğuna uzanmış notebook'unu kucağına almış bir yandan kahvesini yudumlayan! birbirimizi tanıyor muyuz? belki sokakta yürürken yanından geçip gidiyorum, suratına bile bakmıyorum ama sen buraya gelip yazdığımı okuyorsun. birbirimizden hoşlanıyor muyuz? sanmam, eminim yanyana olsak üzerine konuşacak konumuz bile olmaz. muhtemelen senin anlattıklarını kafamı sallayıp dinleyeceğim ve yüzümde sahte bir gülümsemeyle seni dinliyor gibi gözükürken alakasız şeyler düşüneceğim, arada da dinlediğimi göstermek için "hı hı, evet evet" diyeceğim. belki de anlatıkların ilgimi çekecek, dostane bir şekilde muhabbete devam edeceğiz, böyle bir olasılık az da olsa var. sonuçta birbirimizi incitmediğimiz sürece, memnun olabildiğimiz sürece ne olursa olsun işe yarar. yani whatever works...

woody allen'ın, 4 filmlik bir aradan sonra yuvasına dönüşünü yaparken bize anlattığı hikaye bu. her gün farkında olmadan veya bilinçli olarak birbirimizin dünyasına girip çıkıyoruz, kimisi iz bile bırakmadan giderken, kimisi de hayat boyu - iyi veya kötü - bir şekilde hatırlanıyor. woody allen ise bırakın su yolunu bulsun, siz sadece olanlardan memnun kalmaya bakın diyor. new york'taki son filmi "melinda and melinda"'da yaşananları iki farklı versiyonda bize sunarken şimdi de bu versiyonu teke indiriyor ve olumlu olan hikayesini bize anlatıyor.

kendisinin new yorker filmlerinden alışık olduğumuz üzere yine elitist bir çevrede dönüyor tüm olanlar. hikayesinin merkezine oturttuğu ve yakın dostu larry david tarafından canlandırılan boris yellnikoff, çoğunu yalayıp yuttuğum woody allen filmografisinde karşılaştığım en itici karakter. arkadaşlarına biraz yukardan bakan, pek bilmiş, mızmız, havadan nem kapan, hastalık hastası, iq seviyesi yüksek bu adam ilk bakışta hayli sevimsiz geliyor izleyene. ancak izleyiciye dönük konuşmasında hayatın içerisinden verdiği anekdotlar ufaktan kendisine bağlıyor ve sonra "nolur bitmesin, sürekli çevresini eleştirsin, bize öğütler versin" dedirtiyor.

yukarıda inceden dokunduğum hikayeyi woody allen, hayattaki tesadüfler ve bu tesadüflerin karakterler üzerindeki etkisinden (dönüşümünden) bahsederek şekillendiriyor. ve bu anlatımı da boris yellnikoff'un hiç hoşlanmadığı klişeleri kullanarak yapıyor. aptal sarışın, muhafazakar ebeveynler, dine yönelik eleştiriler gibi... işin başında da woody allen olunca bu klişeler sırıtmıyor tabi.

projede yer alan larry david ve woody allen isimlerinin daha önceki önceki işlerini bilenler "whatever works"'ü beklerken doğal olarak beklentilerini yüksek tuttular. filmi izleyenler beklentilerinde haklı çıktılar, izleyecek olanlar ise beklentilerini yüksek tutmaya devam etsinler. çünkü "whatever works" allen'ın filmografisinde öne çıkan filmlerden biri. ayrıca bu filmle allen'ın new york'a tamamen geri döndüğünü düşünmeyelim, çünkü önümüzdeki sene gösterime girecek olan, anthony hopkins, josh brolin, antonio banderas, freida pinto, naomi watts gibi oyuncu kadrosunun bulunduğu "you will meet a tall dark stranger" londra'da geçiyor.
1 com

a walk the remember (2002)

"love is patient, love is kind. love is not jealous, it does not brag, and it is not proud. love is not rude, is not selfish, and does not become angry easily. love does not remember wrongs done against it. love is not happy with evil, but is happy with truth. love bears all things, believes all things, hopes all things, endures all things. love never fails.."
"the notebook"un(!) yazarı nicholas sparks'ın aynı isimli romanından karen janszen tarafından senaryolaştırılarak beyazperdeye uyarlanan "a walk the remember"ın yönetmenliğini bir müzikal olan "hairspray"in de yönetmenliğini yapmış olan adam shankman üstlenmiş. filmin başrollerinde ise mandy moore, shane west, peter coyote, al thompson ve daryl hannah gibi isimler yer alıyor.

landon, günümüzde sıkça rastlayabileceğimiz boş beyinli gençliğin içinden biridir. hayatta tek yaptığı insanların kusurlarıyla dalga geçip, arkadaşlarıyla gereksiz muhabbetler etmek olan landon ve arkadaş grubunun başı, dalga geçmek istedikleri kişi yaralanınca belaya girer. diğer arkadaşları işin içinden sıyrılınca suçlu konumuna düşen kişi landon olur ve beladan kurtulmak için okulda sahnelenecek olan müzikalde oyuncu olmak, kardeş okulun öğrencilerine derslerde yardımcı olmak gibi cezalara maruz kalır.

jamie ise diğer insanlardan sıyrılmış fakat kendini iyiliğe adamış sosyal, inançlı, bir o kadar da güzel bir kızdır. münzevi bir hayat süren jamie ile landon'ın yolları işte bu tiyatro sahnesinde kesişir ve olaylar hızlı bir şekilde gelişmeye başlar.

cezaları sebebiyle arkadaşlarıyla eskisi kadar sık görüşemeyen landon, oyunun repliklerini ezberlemek için anaokulundan beri aynı sınıfta olduğu fakat hiçbir şekilde bir diyaloga girmediği jamie'den yardım ister. landon'ın bu isteğini geri çevirmeyen jamie, beraber çalışmak karşılığında ona tek bir şart sunar: "sana yardım ederim. ama bana aşık olmayacaksın."

romantik filmlerin klişelerindendir bu iyi kadın-kötü adam veya kötü kadın-iyi adam olayı. "a walk the remember"da da boş yere nefes tüketen landon'ın, jamie ile kaynaşmasından sonraki düzelme dönemini izliyoruz. başlarda kolej çocuklarının çalkantılı yaşamını izleyeceğimizi düşünürken, bir anda karakterlerin, özellikle landon'ın iç dünyasına giriş yapıyoruz ve içerisinde dram öğelerini de barındıran, başarılı bir film romantik film izliyoruz. aşk acısı çekenlerin kesinlikle izlememesi gereken bir film, onun haricinde izlenmeye değer. the notebook kadar olmasa da ağlatan cinsten.

2 com

2 days in paris (2007)

kieslowski'nin "trois couleurs" üçlemesinin yanı sıra ethan hawke ile beraber döktürdükleri "before sunrise", "before sunset"'da karşımıza çıkan julie delpy'nin kendi yazıp yönettiği beşinci filmi "2 days in paris". yine bir ilişkiyi mercek altına alan filmde kendisine adam goldberg eşlik ediyor.

filmi ekşi sözlük'te gösterilen "before sunrise" & "before sunset" referansı üzerine izledim ve beklentilerimi bu şekilde hazırladım. ancak ilk beş dakika içinde gördüklerim bu referanslardan ziyade woody allen'ın 70'lerin ortasında takılmaya başladığı ve "annie hall" ile zirveye çıktığı kadın erkek ilişkilerine dayalı filmleri anımsattı. şimdi bu filmle bağımızı biraz koparalım ve allen'ın o dönemki filmlerine dönelim. ilk döneminde absürd komedi filmlerinden sonra allen bence en iyi yaptığı şey olan kadın - erkek ilişkilerini ve bu ilişkilerin açmazlarını ele almaya başladı. kaba hatlarıyla bakacak olursak, bu dönem filmleri elitist bir çevrede geçer, okumuş yazmış kültürlü insanları görürüz. diğer bir karakteristik özellik ise filmlerin diyaloğa dayalı oluşudur. allen'ın canlandırdığı karakter, yine allen'ın kendisine has olan ve pek değiştirmediği jest ve mimiklerle durmak bilmeksizin konuşur, karşı tarafı ince esprilerle iğneler. hatun kişi de bunun altında kalmaz. bu diyaloglar filmde öylesine yer kaplar ki yatak sahnelerinde bile karakterler kendilerini işine! vermez ve sorun çıkartır. bu sahnelerde de allen partneriyle hep yorgan altında iş tutar ki bu filmlerinde tek hoşuma gitmeyen yandır. tamam, woody babanın çıplak vücudunu görme meraklısı değilim ancak o yorganın tüm doğallığı kaçırdığını düşünüyorum. neyse ki son dönem filmlerinde bu adetinden vazgeçti. tekrar "2 days in paris"'e dönecek olursak saydığım tüm bu özelliklerin filmin ana hatlarını oluşturuyor olduğunu söyleyebiliriz. julie delpy'nin canlandırdığı marion'un lense geçmeden önce taktığı gözlük de bu anlattıklarımı tamamlıyor.

şimdi film hakkında konuşmaya başlayalım. buraya kadar söylenenleri unutun. paris'te iki gün sizde ne çağrıştırıyor. birbirine tutkuyla bağlı iki sevgilinin paris'te yaşadığı romantik iki gün mü? o halde ters köşedesiniz! ilişkilerinde 2 yılı dolduran marion & jack çiftinin çıktıkları avrupa seyahatinde marion'un ailesine emanet ettiği kedi jean luc'u geri almak için uğradıkları paris'te geçirilen iki gün var karşımızda. ve bu iki gün sanılanın aksine ilişkilerindeki bilinmeyenler üzerine kurulu, daha doğrusu jack'in pek bilgi sahibi olmadığı marion'un geçmişi üzerine... jack'in venedik'te okuduğu kitabın mevzusu olan "dünya küçüktür" teorisi kendisi için geçerli olmaz ancak marion'un geçmişinde olan erkekler bir bir karşılarına çıkmaya başlar. bu erkekler beraberinde jack'in sevgilisinde bilmediği yanları ortaya çıkarır. ve olanlar da marion'un hem jack tarafından sorgulanmasına hem de kendi içerisini eleştirmesini sağlar.

filmin adına aldanmayın demiştim, devam ediyorum. peki isimde yer alan paris filmde ön plana çıkıyor mu? hayır. tek bir istisna dışında, filme gerçeklik havası katan, bertolucci'nin "ultimo tango a parigi" / "paris'te son tango" filminde marlon brando'nun maria schneider'ı takip ettiği köprünün üzerindeyken jack, marion'a marlon gibi poz kesmesini istediği sahne. onun dışında paris'ten izlere pek rastlamıyoruz. şehir, "before sunrise"'taki viyana, "before sunset"'teki paris gibi başrolde değil (illa woody allen sinemasına karşılık arayacaksak allen da filmlerini çektiği şehirlere filmde bir pay biçer, new york, barselona vs...).

filmde marion ve jack haricindeki diğer karakterler hayli karikatürize edilmiş delpy tarafından. marion'un ailesi, taksi şöförleri, metroda marion'a asılan adam... iki sevgili arasındaki diyaloglarda da hissedilen mizah bu karakterlerin de katılımıyla doruğa çıkmış. filmi zevkle seyredilir kılan noktalardan birisi de bu.

film hakkında şu ana yazdıklarım olumsuz gibi gözükebilir ancak son dönemde keyif alarak izlediğim filmlerden birisiydi "2 days in paris". benzer nitelikteki woody allen filmleri ve "high fidelity"'nin ardına rahatlıkla yerleştiririm. eğer karşı cinslerin ilişkilerini ön plana alan filmleri seviyorsanız bunu da izlemelisiniz.
2 com

blindness (2008)

şu sıralarda yurdum sinemalarında gösterimde olan blindness'ın yönetmeni 22. istanbul film festivali'nde de gösterilen "cidade de deus" filmi ile "en iyi yönetmen ödülü" dalında oscar'a aday olmuş fernando meirelles. nobel ödüllü josé saramago'nun aynı isimli romanından don mckellar tarafından senaryolaştırılarak beyazperdeye uyarlanan filmin başrollerinde ise julianne moore, mark ruffalo, yusuke iseya, gael garcía bernal gibi isimler var. ayrıca film 2008 cannes film festivali'nin açılış filmi olarak gösterilmişti.

trafiğin oldukça yoğun olduğu bir şehirde, kırmızı ışıkta bekleyen bir adamın gözleri ağrımaya başlar ve aniden kör olur. trafiğin felç olmasıyla beraber herkes adama yardıma koşar ve içlerinden biri şoför koltuğuna oturarak adamı evine götüreceğini söyler. adam eve varıp karısını beklemeye koyulur. karısı eve geldikten sonra ona durumdan bahseder ve hemen bir göz doktoruna giderler. bildiğimiz körlerin aksine siyah değil de heryeri bembeyaz gördüğünü söyleyen adamın gözleri sağlıklıdır ve kör olması için hiçbir sebep yoktur. ne olduğunu anlayamayan doktor da ertesi gün uyandığında kör olmuştur ve bu körlüğün bulaşıcı olduğunu artık herkes anlamıştır.

karısının da kör olmaması için onu kendinden uzak tutmaya çalışan doktor özel bir ambulans ile evinden alınır ve karantina bölgesi olarak ilan edilen büyük bir binaya götürülür. kocasını yalnız bırakmamak için herkese kör olduğun söyleyen karısı ise gittikçe kalabalıklaşan yerde herkese yardım etmekten yorulmaya başlamıştır. mekan giderek kalabalıklaştığı için yiyecek paylaşımı konusunda büyük problemler çıkar. bunlar yaşanırken bir grup adam aralarında örgütlenir ve değerli eşyalar karşılığında yiyecek vereceklerini söyler.

gittikçe karışmaya başlayan ortamda kör olmayan tek kişi olan doktorun karısı, cinayetlerin de baş gösterimesi ile artık birşeyler yapmanın zamanının geldiğini düşünür. fakat o kadar kör insanın arasında bunu yapmak kolay olmayacaktır..

oyuncu performanslarının muhteşem olduğu film tam 2 saat boyunca izleyiciyi kendine bağlamayı başarmış. ben biraz "28 days later" ve "28 weeks later" kokusu aldım sanki filmde. bu yüzden bu filmleri seven, "blindness"ı da sever diye düşünüyorum. izlenmeli.

0 com

bride wars (2009)

bride wars, greg depaul'un aynı isimli kitabından yine kendisi ile casey wilson ve june diane raphael tarafından senaryolaştırılarak, gary winick yönetmenliğinde çekilmiş bir film. mtv sinema ödülleri'nde "en iyi kadın oyuncu" ve "en iyi dövüş sahnesi" dallarında adaylığı olan filmin başrollerinde ise kendisinden pek haz etmediğim kate hudson ile anne hathaway, bryan greenberg, chris pratt ve steve howey gibi isimler yer alıyor.

liz ve emma, çocukluklarından beri çok yakın iki arkadaşlardır. haziran ayının günlerinden bir gün anneleriyle birlikte new york'un en ünlü mekanlarından biri olan the plaza hotel'e gezmeye giderler ve gittikleri gün orada bir düğün gerçekleşmektedir. düğünün mükemmelliği karşısında büyülenen iki çocuk, o gün bir yemin ederler. hayatlarının en önemli günlerinden biri sayılacak olan düğünlerini haziran ayında the plaza hotel'de yapma yemini.

aradan geçen onca senenin ardından liz ve emma, hala birbirlerinin en yakın arkadaşıdırılar. emma, bir ortaokulda öğretmenlik yapmakta ve menopoz döneminden geçiyormuş gibi davranan ayrıca başından 3 boşanma geçmiş iş arkadaşı deb'in ona yüklediği sorumlulukları gerçekleştirmekle meşguldür. liz ise oldukça saygın bir avukat olmuştur fakat fazla soğukkanlı olması sebebiyle insan ilişkileri konusunda hala eksikleri vardır.

bir gün kıyafet seçmek için liz'in dolabını karıştıran ikili, liz'in erkek arkadaşının eşyalarının arasında bir tiffany's* kutusu bulurlar. sevinçten çığlık çığlığa havalara uçarlar ve daha gerçekleşmemiş nişanlanma olayını hemen arkadaşlarıyla paylaşırlar. aynı gece emma'nın erkek arkadaşı da emma'ya sürpriz yaparak evlenme teklifi eder ve iki arkadaş çocukluk hayallerini gerçekleştirmek adına hemen "the plaza hotel"den haziran ayının iki ayrı günü için rezervasyon yaptırırlar.

başlarda çok güzel bir şekilde giden düğün hazırlıkları, yapılan büyük bir hata sonucu mahvolur. aynı güne iki rezervasyon yapılmıştır ve kızların çabalarına rağmen diğer gelin gününden vazgeçmemektedir. yapılacak tek şey kalmıştır, emma ya da liz, ikisinden biri "the plaza hotel"den vazgeçecektir, ya da haziran rezervasyonu yani düğün için 3 sene bekleyecektir. fakat bu ikisinin de çocukluk hayalidir ve vazgeçmeye niyetleri yoktur. zamanla araları daha da açılan iki arkadaş, iki düşmanın bile birbirine yapmayacakları kötülükleri yapacaklardır...

romantik komedi denmeyecek kadar "komedi" filmi bride wars. kate hudson'ın kendisini, anne hattaway'in oyunculuğunu sevmediğim halde bu filmde oldukça başarılı olduklarını düşünüyorum. sadece kate hudson'ın wera wang marka muhteşem gelinliğinin seyri için bile izlenebilir. eğlenceli bir komedi filmi izlemek isteyenler için ideal.

*tiffany's: new york'un ünlü ve tarihi mücevher dükkanı. daha çok audrey hepburn'ün başrolünde yer aldığı "breakfast at tiffany's" filmi ile bilinir.
1 com

passengers (2008)

ronnie christensen'ın senaryosunu yazdığı ve four rooms'un görüntü yönetmeni rodrigo garcía'nın yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde anne hattaway, patrick wilson, andre braugher, dianne wiest, david morse ve william b. davis yer alıyor.

genç ve güzel bir terapist olan claire summers, oldukça yoğun çalışan yalnız bir kadındır. işlerinin yoğunluğundan dolayı çamaşırlarını bile toplayamayan claire'ın kız kardeşiyle de arası bozuktur ve onunla ilgilenen tek kişi komşusu toni'dir. bir gün hocası perry tarafından zor bir göreve atanır. büyük bir uçak kazasından sağ kurtulan beş yolcuya psikolojik danışmanlık yapma görevini edinen claire bu görevde beklemediği kadar büyük zorluklarla karşılaşacaktır.

claire öncelikle terapiye dört kişiyle başlar. zorlu geçen bir seansın ardından son kazazedeyi bulur ve onunla da konuşmaya başlar. fakat eric, bariz bir şekilde claire'a kur yapar. claire ise mesleğine olan saygısından dolayı aradaki mesafeyi korumaya çalışırken büyük zorluklar yaşar ama yapması gerekenin bu olduğunun da farkındadır. claire ve eric'in görüşmeleri sıklaşırken, terapi seanslarına gelen diğer kazazedelerde yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlamışlardır. çok geçmeden hastalardan biri ilginç bir kanıya varır. havayolları şirketinin hatası olduğu bilinen kazada gerçeğin ört bas edilmeye çalışıldığının düşünen kazazede, ortadan kaybolanların sorumlusu olarak da havayolları şirketini görür.

claire kendini bir anda mesleğinden tamamen uzaklaşarak kaza hakkında bilgi toplamaya çalışırken bulur. bir yandan eric'le ciddileşen ilişkisi, bir yandan da havada gerçekleşen bir patlamayı su yüzüne çıkarma arzusu içinde büyürken, claire için işler artık tamamen zorlaşacaktır.

herkesin "lost"a benzettiği fakat büyük bir lost hayranı olmadığım için benim direk "ghost whisperer"a benzettiğim bir film "passengers". anne hattaway çok beğendiğim bir insan. aktris demiyorum, insan diyorum çünkü ciddi anlamda rol yapamama problemi var kendisinin. "devil wear's prada"da sevmiştim çünkü şu ana kadar rolünün hakkını verebildiği tek film oydu. eğer oyuncular için izleyecekseniz hiç gerek yok, basit konulu fakat sürükleyici bir film olmasına rağmen "orta" sıfatını hakediyor. izlemeseniz de olur.

1 com

wristcutters: a love story (2006)

"she was a middle class girl
she was in over her head
she thought she could stand up in the deep end
he had a bullet proof smile
he had money to burn
she thought she had the moon in her pocket

but now she's dead
she's so dead
forever dead. stone dead forever and lovely now
..."
zia, güzel sevgilisinden ayrılmış ve depresyondadır. zorlukla uyumayı başarabildiği gecenin sabahında, gözünü açtığı anda güne onsuz başlamanın verdiği hayal kırıklığı okunuyordur gözlerinden. odası da kendisi gibi darmadağındır. yatağının hemen yanı başında ikamet eden pikaba şöyle bir uzanır ve iğneyi tom waits'in 2004 tarihli "real gone" albümünün 8. parçası olan "dead and lovely"'nin üzerine bırakır. ve tom baba yukarıdaki kelimeler bütününü şakımaya başlar. parça tam da ruh haline göredir zia'ın. ve filmin anlamına anlam katmaktadır.

gücünü toparlayarak yataktan kalkar, odayı toparlamaya koyulur; her yere saçılmış eşyaları toparlar, tozları alır ve yerleri süpürür. daha sonra da kendisine çeki düzen verir; saçlarını şekle sokar, aynaya doğru afili bir bakış fırlatır. tamam deriz biz de içimizden, bunalımdaki oğlumuz yataktan kendini dışarı atmış, etrafına ve kendini toparlamış, yeni bir sayfa açacaktır hayatında. hayır!! biz bunları aklımızdan geçirirken, zia, stüdyo dairesindeki banyoya girer, lavabonun başında aynaya bakar tekrar, bileklerini jilet keser. vücudunda dolaşan ılık kan çeşmeden akan suya karışmaya başlar ve rengini verir suya... ayakları artık vücudunu taşıyacak güce sahip olmayınca yere devrilir bizim oğlan. yaşamının son anlarında bir tüy yumağı çarpar gözüne köşe bucakta, temizliği bile doğru düzgün yapamamıştır.

sevdiği kızın onun ardından ağlayıp ağlamayacağının muhasebesini yaparken toprağa verilir. herşeyin böyle sona ereceğini düşünürken bambaşka bir yerde kendisini bulur; yaşamını kendi elleriyle sonlandıranların dünyasında. neler olup bittiğini çözmeye çalışırken bir barda iki hatunla muhabbete koyulur, yan masada oturan eugene de kulak misafiri olduğu bu sohbete katılır, barın duvarlarını, onlar gibi yaşamına son veren ian curtis'in hayat verdiği "love will tear us apart" melodileri aşındırırken. daha sonra eugene ile takılmaya başlar, aynı evi paylaştığı arkadaşının uyuzluklarından sıkılıp. çok geçmeden ölümünde pay sahibi olan, çok sevdiği desiree'nin de intihar ettiğini öğrenir. ikisi yine aynı dünyadadırlar. eugene'i kafaya alır zia ve yola koyulurlar gogol bordello şarkıları eşliğinde. bir yol arkadaşı daha bulurlar kendilerine; bu dünyaya yanlışlıkla geldiğini iddia eden ve bu dünyanın yöneticilerini arayan mikal. hep beraber yol tepmeye başlarlar farklı arayışlar içerisinde...

michel gondry ile emir kusturica filmlerinde rastladığımız türden gerçeküstücülüğe sahip bir dünyada yaşamlarını?! sürdüren bu üç gencin tanıklık ettiğimiz yol hikayesinin temeli, etgar keret'in kısa bir öyküsü olan "kneller's happy campers"'a dayanıyor. filmin yönetmeni olan goran dukic bu öyküyü senaryolaştırmış ve yine kendi ellerinde işleyerek beyaz perdeye dökmüş.

zia rolünde izlediğimiz patrick fugit'i "almost famous"'tan tanıyoruz. yine güzel müziklerle bezeli bir filmde bu sefer farklı türden bir yolculuğa çıkıyor kendisi. gerek aile içi sohbet, gerekse eski bir arabayla çıkılan ve gogol bordello şarkılarının süslediği yolculuğun "everything is illuminated" ile benzer tadlar veren sahnelerinin diğer öznesi olan eugene'i shea whingham canlandırmış. whingham, yakın zamanda "splitter"'da başroldeydi. bir bret easton ellis eseri olan, kitabını ayrı filmini ayrı sevdiğim "the rules of attraction"'da kendine has bir stili olan lauren'i canlandıran shannyn sossamon bu filmde de yine benzer bir havaya sahip olan mikal rolünde karşımıza çıkıyor.

ve tom waits! açılış sahnesinde sesiyle "ben buradayım" dedirten tom baba, kahramanlarımızın yolunun üzerine çıkıyor ve onları ağırlıyor kendi kampında. öyle kısa bir vakit de rol almıyor filmde, doyuruyor bu gözlere kendisini. bir de sarfettiği sözlerle filmin taslağını sunuyor izleyene; iki hatun arasında kalan zia'ya dediği "bu kadar çok istediğin sürece, gerçekleşmeyecektir. olmasının tek yolu, senin için bir öneminin olmaması". hayat da öyle değil mi zaten? en basitinden otobüs beklemek. bir yere yetişmek istersin, acelen vardır ama gitmek istediğin yönün otobüsü uğramaz durağına bir türlü. başka zaman sen başka yere gitmek isterken geçen gün gelmesi için neredeyse yalvardığın otobüsten ikişer üçer tane gelir. bir de "sen hep elde edemeyeceğin kadınlara aşık oluyorsun" sözünü eder ki, üzerine konuşmaya gerek yok. öğünç kardeşime gitsin bu direkt!

film boyunca zia - eugene ikilisinin peşine takılıp, aradığına doğru yol alan ve içinde bulunduğu dünyanın sıradanlığından sıkılıp rastladığı tabelaları keyfine göre değiştiren ("shave us messiah" süperdi!) mikal'in parmağı filmin afişinde de var gibi. afişteki levhada yer alan kola bilek hizasından bir kırmızı çizgi çekmiş yanına da iki tane kalp iliştirivermiş.

eğer filmi hala izlemediyseniz ne "wristcutters" adından rahatsızlık duyun ne de "a love story" alt adına inanın. çünkü bu film sürekli bileğini kesip, ortaya rahatsız edici görüntüler sunan insanları veya hollywood filmlerinden kopma sığ bir aşk hikayesini içermiyor. sade ve akıcı olmasıyla rahatlıkla izlenebilen, müzikleriyle daha da keyif veren bir film "wristcutters: a love story".