macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 com

trolljegeren (2010)

mockumentary, günümüzde sık rastlanan ve, görülen o ki, ileriki dönemde daha da sık rastlayacağımız bir tür. maksadı ise esasta olmayan bir olayı sanki gerçekmiş gibi izleyene sunmak ve bunu da belgesel formatında gerçekleştirmek. norveç'ten çıkan ve düşük bütçeli bir film olan "trolljegeren" yani trol avcısı, bu türe ait bir film.


iskandinav mitolojisinin korku öğelerinden biri olan trolleri odağına alan film, trollerin gerçek olduğu konusunda seyirciyi ikna edebilmek için izleyene çeşitli açıklamalar yaparak başlıyor. norveç'te bir üniversitede okumakta olan 3 kişilik bir öğrenci grubunun proje ödevi, belgesel hazırlamaktır. konu olarak kaçak ayı avı üzerine eğilen öğrenciler, çekimleri sürdürürken ayı avcısı olduğunu düşündükleri, gizemli bir adamın peşine takılırlar. bir süre takipten sonra adamın trol avcısı olduğunu öğrenen grup, adamla beraber trol avına katılır.


"trolljegeren", son dönemde karşımıza bolca örneği çıkan el kamerasıyla çekilmiş filmlerden biri. olayları grubun kamerasından takip ediyoruz. grupla beraber trol için pusuya yatıyoruz, onlarla beraber trollerden kaçıyoruz ve saklanıyoruz. yani bir şekilde filmin içine dahil oluyoruz. ki bu da bir mockumentary filminin sunması gereken inandırıcılık niteliğine katkıda bulunan bir durum.



trol denen yaratık her ne kadar kültürümüze uzak olsa da, insana korku verebilecek sahnelere sahip olan film, korku öğesini tüm filme yaymamış. bu nedenle de "trolljegeren"e korku filmi olarak yaklaşmak yersiz olur. film, daha çok troller ne yer ne içer, nasıl yaşarlar ve neden avlanırlar üzerine kurulu. izlemeye karar vermeden önce bu noktaya dikkat etmekte fayda var.
0 com

127 hours (2010)

11-12 yıl önce elime geçen "trainspotting" vcd'sinin iç kapağında yer alan ve filmin adını her duyduğumda hemen hafızamda parlayan atilla dorsay alıntısı şöyle başlar: "...kıpır kıpır kamerası, atak kurgusu...". danny boyle artık "trainspotting" sularında yüzmüyor ancak arada sırada "28 days later..." gibi filmlerde bu girişi tekrar hatırlatıyor. "127 hours" da bu kervana eklenebilecek filmlerinden. boş zamanlarında kendisini doğanın kollarına atan dağcı aron ralston'un öyküsünü anlatırken kıpır kıpır kamerasıyla bizi olaya dahil ediyor. ki bu da, filmin çoğunu oluşturan, daracık bir kanyonda kayanın altında kolu sıkışmış halde kalan aron ralston'un mücadelesini bir nefeste izleyebilmemizin formülü.

kameranın hareketliliğine, güzel bir sinematografi (özellikle başta yer alan, aron'un bisiklet üzerinde kanyona doğru yol aldığı sahnelerdeki renklere bayıldım) ve james franco'nun iyi performansını eklediğimizde ortaya izlenebilir bir film çıkmış. ayrıca sigur ros'un "festival"iyle kapanması da ayrı bir güzellik.
0 com

the haunted world of el superbeasto (2009)

rob zombie'nin iki "halloween" arasına sıkıştırdığı bu animasyon filmini izleyebileceğimden şüpheliydim. zira film 2009'un yaz aylarında görücüye çıkmış o tarihten bu yana altyazısı olmadığından izleyemiyor ve "halloween 2" başarısızlığından sonra iyice merak ediyordum. ki kısa bir süre önce filmin altyazısı dilimize kazandırıldı.

daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, rob zombie'nin kendi yarattığı karakterleri çok seviyorum ve onun karakter yaratmada başarılı olduğunu düşünüyorum. bunun için ilk ilki filmi olan "house of 1000 corpses" ve "the devil's rejects"e göz atmakta fayda var. bu iki filmde de ortak olan karakterlerden captain spaulding, otis ve baby bu tezime örnek olarak sunduklarım. kendisinin daha sonra "halloween" serisine el atması ve michael myers üzerinde değişiklikler yapması serinin bazı fanlarını üzdü. ilk filmiyle hayli tatmin olsam da ikinci filminde hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. daha önce kendisinin çizgi roman olarak yarattığı "the haunted world of el superbeasto"da ise yine benzer tadda karakterler var. birer anti-kahraman olarak karşımıza çıkan seks düşkünü, dövüşçü superbeasto ve seksi kız kardeşi suzi-x. ayrıca daha önceki filmlerinde arka planda kalan dr. satan bu filmde bir hayli ön planda. ve sid haig tarafından canlandırılan (bu filmde de seslendirilen) captain spaulding kısa bir süre de olsa filmde gözüküyor.

superbeasto ile kardeşi suzi-x'in dr. satan tarafından kaçırılan striptizci von black'i kurtarmaya çalışmasını konu alan animasyonda rob zombie'nin nazilere, sıkıcı amerikan filmlerine, japon hentailerine dokundurmalarına da rastlıyoruz (şarkı sözlerinin çevrilmiş olan altyazısıyla izlemenizi özellikle tavsiye ederim). opening title'ı ile 40'ların sinemasına, azgın robotu ile "the phantom creeps"e, bir sahnesiyle de "carrie"e selam duran, rob zombie'nin hastalıklı beyninde üremiş bu animasyonu şiddetle tavsiye ederim.
0 com

where the wild things are (2009)

björk'ün en sevdiğim parçaları ve klipleri arasında yer alır "the triumph of a heart". "medulla"nın en eğlenceli parçasının videosunda, izlanda kırsalında bir evde insani boyutlarda bir kedi ile björk'ün gönül hikayesini izleriz. büyük kedicik björk'ü ihmal eder, björk de kendisini atar barlara, vurur kadehlerin dibine, sonra da birbirlerinin kıymetini anlarlar ve mutlu sonla biter klip. videoyu bana sevdiren, björk'ün ayrıca "it's in our hands", "it's oh so quiet" kliplerini yöneten spike jonze, bu defa maurice sendak'ın 1963'te yazdığı çocuk kitabını beyazperdeye uyarlarken garip görünümlü canavarları gerçek dünya içerisine dahil ediyor.

hırçın bir karaktere sahip olan max, hayal gücü yüksek bir çocuktur. annesi ve ablasıyla beraber yaşadığı evde kendisine yeterli ilgi gösterilmemesi onu daha da hırçınlaştırmaktadır. bir akşam yemeği öncesinde annesiyle girdiği tartışma sonrası evden kaçan max, bir anda kendini kendi yarattığı dünya içerisinde bulur. bir yelkenliyle açık denizde yol alan max en sonunda bir adaya denk gelir. ayak bastığı bu adada ortamı keşfetmeye çalışırken bir arada yaşayan canavarlara rastlar. canavarların midesine gitmek üzereyken uydurduğu bir hikayeyle kendisinin kral olduğunu canavarlara inandırır ve onların kralı olur.

gerçek ile animasyon karakterlerin harika bir şekilde içiçe geçtiği film, sadece görsel olarak değil müzikleriyle de dikkat çekiyor. "where the wild things are", duruşu itibarıyla çocuklara hitab eden bir film gibi gözükebilir ancak her yaştan bünyenin zevk alabileceğini söylemek mümkün. keyifli vakit geçirmek istiyorsanız, alternatifleriniz arasında olsun.
0 com

the road (2009)

yaşadığınız yer bir takım felaketler sonrası neredeyse mahşer yerine dönüyor. çoğu canlı türü yok olmak üzere, ağaçlar ise bir bir devriliyor. hayatta kalanlar ise yaşamını devam ettirmek için ellerinden geleni yapıyor. açlığa, sefalete katlanıyor, katlanamadıkları noktalarda ise yamyamlığa başvuruyorlar. güçsüzler, güçlüler tarafından yeniliyor. geride kalanlar birbiriyle kenetlenmek yerine her biri diğerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. böyle bir ortamda ne yapardınız? kaderinize boyun eğip geriye kalan iki mermiden birini başınıza sıkmak için mi harcardınız yoksa gidebileceğim yere kadar deyip mermileri kendinizi korumak için mi kullardınız?

cormac mccarthy’nin 2007'de pulitzer ödülü'nü kazanan romanı "the road" bizleri böyle bir atmosfer içerisine sokuyor. geçtiğimiz sene joe penhall'un senaryolaştırdığı roman, john hillcoat tarafından beyazperdeye uyarlandı. john hillcoat, daha önce nick cave ile beraber çalışmalarından hatırlanabilir. nick cave and the bad seeds'in "babe i'm on fire"'ın klibini çeken hillcoat, senaryosunu nick cave'in yazdığı "ghosts... of the civil dead" ve "the proposition"ın yönetmenliğini yapmıştı. bu filmde de birliktelik devam ediyor ve nick cave'in adına müziklerde rastlıyoruz, yoldaşı warren ellis ile beraber.

"the road"un konusu kısaca şöyle. sebebini bilmediğimiz felaketler yeryüzünü cehenneme çevirmiştir. tüm bu yaşananlardan sonra hayatta kalan aile ilk olarak evlerinde tehlikelerden korunmaya çalışır. evin annesi yaşananları kaldıramayacak duruma gelir ve hayatta kalma mücadelesinden vazgeçer. geride kalan baba ile oğula güneye gitmelerini, belki orada farklı bir ortamla karşılaşabileceklerini salık verir. annenin kendilerini terk edişinden sonra baba ve oğul güneye doğru yola koyulur. geride kalanların yemek bulmak için uğraştığı, yamyamlığın kol gezdiği bu ortamda tehlikelerden uzak olmak için bilinen yolların uzağında yolculuk ederler.

hillcoat bu güçlü ve dram yükü ağır hikayeyi harika bir şekilde işlemiş. özellikle insan doğasına olan yaklaşımları yerinde. ahlaki gelişimini henüz tamamlayan ve 'iyi' ile 'kötü'nün ne olduğunu bilen çocuğun saflığıyla babanın o post-apokaliptik atmosferde olması gereken ahlaki değerler arasındaki çatışmaları bizlere sunuşu harikulade. film, izleyeni öylesine içine alıyor ki baba ve oğulun tehlikeyle burun buruna geldiği dakikalar insanı gererken, bir ailenin yiyecek deposunu keşfettikleri zaman insan sanki kendisi yemek bulmuşçasına mutlu oluyor. tabi bu durumda baba ve oğlunu canlandıran viggo mortensen, kodi smit-mcphee ikilisinin uyumlu ve başarılı oyunculuklarının da payı var. ve tüm bu unsurları da nick cave & warren ellis ikilisinin ellerinden çıkma müzikler tamamlayınca ortaya mükemmel sıfatını sonuna kadar hak eden bir film çıkıyor. mutlaka izleyin!
1 com

avatar (2009)

18 aralık'tan beri 3d teknolojisi ile tüm dünya ile aynı anda olmak üzere ülkemiz sinemalarında da gösterimde olan avatar, senaristliğini ve yönetmenliğini titanic, aliens ve terminatör filmlerinden tanıdığımız james cameron'ın üstlendiği bir film. şimdilik 4 golden globe adaylığı bulunan ve bu zamana kadar en yüksek bütçeyle çekildiği söylenen filmin başrollerinde ise sam worthingon, zoë saldaña, sigourney weaver, stephen lang, joel moore, michelle rodriguez ve giovanni ribisi gibi isimler yer alıyor.

filmin hikayesi, günümüzden 1 asır sonra, pandora isimli bir gezegende geçiyor. pandora'da hayal edemeyeceğimiz cinsten doğal güzellikler ve kendi dilleri ile kültürleri olan mavi vücutlu insan benzeri na'vi halkı barınıyor. insanlara karşı zararsız olan bu halk, askeri bir şirketin topraklarından -yani yeraltı ve yerüstü kaynaklarından- faydalanmak istemesi üzerine, kendileri için kutsal olan ve evlerinin bulunduğu yerden atılmak istenir. bunun üzerine bulundukları yeri boşaltmayı asla kabul etmeyen na'vi halkına güvenlerini kazanmak için avatar'lar yollanır.

avatar, pandora'nın havasını soluyamayan insanların gelişmiş teknoloji sayesinde ürettiği, yarı na'vi yarı insan karışımı yaratıklardır. akıl bağlantısı aracılığı ile kontrol edilebilen avatar isimli bu yaratıklardan biri de, bacakları felçli olan savaş gazisi jack sully'dir. avatar bedeni sayesinde hem yürüyebilen, hemde oldukça güçlü olan jack, şirketin bilgi toplamak ve güven kazanmak için gönderdiği en önemli kişidir.

na'vi halkının arasına sızıp, onları bulundukları yerden gönderme görevi olan jack sully, gördüğü tarifsiz doğal güzellikler ve dişi bir na'vi olan neytiri ile yakınlaşmaları sebebiyle bu görevden uzaklaşarak taraf değiştirir. pandora gezegeni'nin zarar görmeden olduğu bir şekilde kalmasını isteyen jack sully ve na'vi halkı için durum göründüğünden daha zordur çünkü karşılarında savaşmak için can atan acımasız askerler vardır.

yazımın başında da belirttiğim gibi çok yüksek -250 milyon $ üzeri gibi söylentiler mevcut- bir bütçeye malolan avatar, cameron'ın orjinal senaryosuyla bütünleşen ileri bir teknoloji harikası olmuş. pandora'nın doğal güzelliklerinin içinde olduğumuzu hissettirdiği için 3d ile sinemada izlenmesi gereken bir yapım. kesinlikle 2009'un son bombası, hatta son yılların en iyi filmlerinden. izlenmeli!

0 com

sin nombre (2009)

meksika sineması, son yıllarda özellikle alejandro gonzalez inarritu ve guillermo del toro gibi önemli yönetmenlerin yönettiği filmlerle dikkatleri üzerine çekmişti. bu yıl içerisinde ise cary fukunaga'nın çektiği "sin nombre", bir kez daha sinemaseverlerin dikkatini bu ülkeye çekti. bağımsız film festivallerinden en önemlisi sundance'ta sinematografi ödülünü kucaklayan film, ayrıca independent spirit'in 2010 ödüllerinde "en iyi yönetmen", "en iyi sinematografi" ve "en iyi perspektif" dallarında aday gösterildi.

film, iki ayrı öyküyle açılışını yapıyor ve daha sonra bu öyküler bir noktada kesişiyor. konusundan biraz bahsedersem, honduraslı sayra akrabalarının yanında yaşayan genç bir kızdır. babası zamanında kaçak yolla amerika'ya göç etmiş ve burada kendisine yeni bir aile kurmuştur. yıllar sonra baba honduras'a, kızını yanına alıp new jersey'e götürmek amacıyla, geri döner. sayra, babasının kurduğu bu yeni aileyi başlangıçta kabul edemez ancak amerika'ya gidip orada daha iyi şartlarda yaşama fikri onu cezbeder. babası ve amcasıyla birlikte kaçak olarak meksika'ya giriş yapan sayra buradan da amerika topraklarına geçmeye çalışır.

diğer yanda ise meksika'nın yeraltı alemlerine hakim çetelerden birisinde takılan casper (willy) çeteye dahil olmayan bir kızla aşk yaşamaktadır. bu ilişkisi yüzünden işleri kaytaran casper, çete reisi lil' mago tarafından uyarılır. daha sonra da çete reisi, casper'ın sevgilisine tecavüz ederken yanlışlıkla kızın ölümüne neden olur. bu olay da casper ile lil' mago'nun arasını açar. söz konusu çete, mültecilerin kaçak yolculuk yaptığı trenlere baskın yapıp, mültecilerin mallarına el koymaktadır. işte sayra ile willy'nin yolları böyle bir baskın esnasında kesişir. lil' mago, ailenin parasını alabilmek için silahını sayra'nın kafasına dayar, bu esnada da casper, lil' mago'yu bıçağıyla öldürür ve intikamını alır. bu olaydan sonra sayra kendisini kurtaran willy'e yakınlık duyar ve yolculuğa onunla devam etmek ister.

filmin yönetmeni olan cary fukunaga, senaryoyu da yazmış. ve filmin ana karakterlerinden sayra'nın izlemeye başkadığımız hikayeden önceki yaşantısıyla ilgili bilgileri sadece küçük detaylarda sunmuş. bu detaylardan da babasız yetişen bir kız çocuğunun korumacılığa özlem duyduğunu düşünebiliriz ve bu özlemini de trene soygun yapmak için gelen ancak kendisini kurtaran willy ile bastırdığını da... ki bu özlemden doğan yakınlaşma, onu, hayallerini gerçekleştirebileceği yer olan amerika'ya gitmek yerine, ölümün takip ettiği willy'nin yanında belirsiz bir maceraya sürüklüyor.

fukunaga'nın isimsiz anlamına gelen "sin nombre" adını verdiği film, diğer yandan da trenlerle kaçak yolculuk yaparak amerika sınırını geçmeye çalışan mültecilerin yaşadığı drama da yer veriyor. tüm bu isimsiz mülteciler, zorlu koşullarda sefalet içerisinde yolculuk etmekte, kader birliği yaptıkları yolculukta hep beraber aşlarını pişirip, yıkanmakta ve trenin geçtiği yerlerdeki yerel halk tarafından kah çeşitli meyvelerle beslenmekte kah küçük piçlerden taş yemektedir. bu zorlu süreçten sonra yola çıkanların çok azı amaçlarına varmaktadır. bu yolculuk da aslında fukunaga'nın başarıyla kotardığı öykünün omurgasını oluşturmakta.

filmin afişinde referans olarak walter salles'in che'nin latin amerika'yı katettiği yolculuğu konu alan filmi "the motorcycle diaries" gösterilmiş. (ayrıca inarritu'nun "21 grams"ı ve soderbergh'in "traffic"i...) sanırım her iki filmin de yol filmi olarak sınıflandırılabilmesi ve harika görselliğe sahip oluşlarından dolayı bu bağ kurulmuş. ayrıca referanslar hanesine "cidade de deus" ve yine bir inarritu filmi olan "babel"i de eklemek mümkün. bu ekleme de filmi izleyecek olanlar için aydınlatıcı olmuştur umarım.
3 com

up (2009)

senaristliği ve yönetmenliği bob peterson ve pete docter ikilisi tarafından yapılan ve şimdilerde ülkemiz sinemalarında gösterimde olan "up", imdb top 250 listesinde 8.5 gibi sağlam bir rating ile 48. sırada yer alıyor. teen choice awards'ta "en iyi yaz filmleri"nden "komedi" kategorisinde birinciliği kucaklayan "up"ın seslendirmelerini ise christopher plummer, john ratzenberger, edward asner, delroy lindo, jordan nagai ve paul eiding gibi isimler yapıyor.

çook eskiden devasa zeplini ile güney amerika'nın vahşi doğasının bağrından kopup gelen ve birçok çocuk tarafından idol olarak benimsenen charles muntz hayranlıkları sayesinde tanışan carl ve ellie, uzun ve mutlu bir ömür yaşarlar. çocukluk hayali güney amerika'da yer alan cennet şelaleleri'nin kenarında yaşamak olan ellie, sağlığı el vermediği için carl ile mutlu bir hayat yaşadığı dönemde malesef bunu gerçekleştiremez. ellie'nin ölümü ile sarsılan ve giderek daha tozlu bir hal alan şehirleşmenin etkisiyle macera arayışına giren baloncu amcamız carl, ellie hayattayken gerçekleştiremediği maceraya atılmak için kolları sıvar.

ellie'nin anısına uçarak güney amerika'ya gitmeyi kafasına koyan carl, bir zeplini veya uçağı olmadığı için sahip olduğu balonlarını evine bağlayarak uçurmaya başlar. akılalmaz bir şekilde havalanan eviyle güney amerika semalarına doğru keyifli bir yolculuğa başlayan carl'ın sevinci, ev havadayken kapının çalması ile sona erer. kapıda duran 7-8 yaşlarındaki doğa kaşifi russell'ı peşine takan carl, çaresiz bir şekilde yolculuğuna devam eder.

fırtınalar, şimşekler, sürüden ayrılan balonlar carl'ın azmini azaltmaz ve güney amerika'ya ulaşırlar. carl ve russell cennet şelalesi'ne yürüyerek gitmeye karar verirler ve carl her ne kadar buna karşı çıksa da yolda kendilerine 2 tane de dost bulurlar. dostlarından biri büyüüük bir devekuşunu andıran rengarenk bir hayvancağızdır, ve bazı kötü niyetli insanlar (insan) tarafından yakalanmak istenmektedir. diğeri ise boynundaki elektronik tasma ile konuşma yeteneği kazanan sevimli bir köpektir. yanlarına ne kadar büyük bir belayı taktıklarını anlamadan şelaleye doğru yola çıkan ikiliyi gerçekten zorlu olaylar beklemektedir...

cannes film festivali'nin açılış filmi olarak gösterilen ilk animasyon (aynı zamanda 3d) olan film, ilk 15 dakikasında gerçekten bir dram izleyeceğine inandırıyor izleyiciyi. ben böyle kurgu, böyle senaryo, böyle ayrıntı bir wallace and gromit serisinde gördüm bir de uzun zaman sonra "up"ta. çok eğlenceli, kesinlikle izlenmeli.

2 com

monsters, inc. (2001)

1995 tarihli "toy story" filminin yaratıcılarından andrew stanton tarafından senaryosu yazılan bu pixar filminin yönetmenliğini peter docter ve david silverman üstlenmiş. 4 dalda aday olup "en iyi müzik" dalında oscar sahibi olan animasyonun seslendirmelerini ise billy crystal, john goodman, james coburn, jennifer tilly, steve buscemi gibi isimler yapıyor.

günümüzden 100, hatta fazla abartmadan 50 yıl sonrasına gidelim. paranoyaklaşmış gibi düşünmek istemem fakat o zamanlarda şimdiki gibi doğal güzelliklerimizin olmayacağı aşikar. hatta bıraktım güzelliği, toprak ve su bile hayal olacak bizim için. işte canavarlarımızın yaşadığı canavarlar şehri de bunun benzeri bir dert yaşarken çıkıyor karşımıza; "çocuk çığlığı kıtlığı!"

enerji kaynağı "çocuk çığlığı" olan canavarlar şehrinde çığlıkları toplayan canavarlar şirketi iflasın eşiğindedir. eskisi kadar korkutucu olmayan canavarlar birbiriyle yarışırken, canavarların en korkutucusu sullivan birinciliği kimseye kaptırmamaktadır.

mike ise, sullivan'ın en yakın dostu tek gözlü -hatta sadece tek gözlü, iki kollu, iki bacaklı- bir canavardır. şirketin yılan saçlı (ben kendisini medusa'ya benzettim) sekreteri celia ile kırıştıran mike, düzenlenmesi gereken dosyaları tam da celia ile çıkacağı romantik bir akşam yemeği günü unutunca, sullivan imdadına yetişir ve dosyaları hazırlamak için işe koyulur. sullivan, mesai saati bitiminde, canavarları insanların daha doğrusu çocukların boyutuna geçiren özel kapılardan birini görünce ise bir hayli şaşırır ve içeri girer, içerdeyse korkutulması gereken küçük tatlı bir kız vardır. sullivan, kaza eseri bu küçük kızı canavarlar şehri'ne getirir ve olaylar zinciri baş göstermeye başlar.

çocukların hastalık bulaştırıcı, pis mikroplar olduğunu düşünen canavarlar şehri'nde bir kızın elini ayağını sallaya sallaya gezemeyeceğini bilen sullivan bir yandan boo'ya (sullivan'ın küçük kıza verdiği isim) bağlanırken, bir yandan da onu denek olarak kullanmamaları için evine göndermek istemektedir. mike ve sullivan gerçekten zor bir işe bulaşmışlardır...

pixar'ın 4. filmi olma özelliği taşıyan "monsters, inc", her yaştan insana hitap eden eğlenceli ve macera dolu bir animasyon. nette film hakkındaki yorumlara bakarken sürekli filmin sonundaki "çekim hataları"ndan bahsedildiğini gördüm. benim izlediğimde neden çekim hatası yok diye düşündüm ve filmi yeniden edinme çabalarına giriştim. bir animasyonda çekim hatası izlemek oldukça eğlenceli olsa gerek. kısacası herkesin izlemesi gereken bir film "monsters, inc.". kurgu harika, mesajlar da güzel.

0 com

shaun of the dead (2004)

edgar wright'ın yönetmenliğini yaptığı ve simon pegg ile beraber senaryosunu yazdığı filmin başrollerinde yine shaun rolünde simon pegg yer alıyor ve ona eşlik eden isimler ise nick frost, kate ashfield, lucy davis, dylan moran ile nicola cunningham. 3 bafta adaylığı bulunan film imdb'den aldığı 8.0 puan ile kendini zaten kanıtlamış fakat top 250 listesinde neden yer almıyor onu hala anlamadım. neyse...

shaun, pete ve çocukluk arkadaşı ed ile aynı evde yaşayan, ayrıca kız arkadaşı liz ile arasında büyük problemler olan biridir. işten arta kalan zamanlarının çoğunu winchester isimli pubda geçiren shaun ve liz'in arasındaki sorunlar günden güne büyürken artık çözülemeyecek bir hal alır. liz, shaun'dan ayrılır ve bu durumda shaun'un en büyük destekçisi her zaman koruyup kolladığı en yakın arkadaşı ed olur. ilk birkaç gün ayrılık acısı yaşayan shaun, ed'le deli gibi eğlendiği dakikaların ardından kendini daha hissetmeye başlar.

öte yandan shaun, annesiyle de sorunlar yaşamaktadır. 2 ayda bir görmeye gittiği annesinin ona olan kırgınlığını sürekli "o benim babam değil" dediği üvey babasından öğrenen shaun, ev arkadaşı pete'in, ed'i istememesi üzerine tam bir çıkmazda kalır ve artık hayat onun için ciddi anlamda çekilmez bir hal almıştır.

bir sabah uyandığında ed bahçelerinde bir kız olduğunu görür ve kontrol etmek için shaun ile beraber aşağıya inerler. önce kızın sarhoş olduğunu düşünürler fakat karnının ortasına koca bir kazık girdikten sonra ayağı kalkabilen kızın zombi olduğunu daha sonra anlarlar. eve girip pete de dahil tüm şehrin zombiye dönüştüğünü anladıktan sonra yapacak tek şey vardır, gidip en yakınlarını kurtarmak. güvenli bir yer olarak ise akla tek bir yer gelir; winchester!

plaklarla, dart oklarıyla ve daha birçok ilginç silahla öldürülen zombileri izledikten sonra ciddi anlamda keşke heryerde zombi olsa diyebiliyoruz. zombi filmleriyle dalga geçen bir bakıma "scary movie"yi anımsatan zombi komedi filmi "shaun of the dead", chicago'dan "if you leave me now" ve queen'den "don't stop me know" gibi şarkıları da bünyesinde barındırdığı için fazlasıyla ilgimi çekti. son zamanların en iyi komedi filmlerinden olduğunu belirterek kesinlikle izlenmeli diyorum. ha, oyunu bile var; http://www.shaunofthedeadmovie.com/game.html

0 com

lola rennt (1998)

10 parmağında 10 marifet diyebileceğimiz türden olan tom tykwer'ın, reinhold heil ve johnny klimek ile müziklerini yaptığı filmin yönetmenliğini ve senaristiğini de yine kendi üstleniyor. aslında yönetmenin asıl mesleği müzisyenlik. başrollerinde franka potente, moritz bleibtreu ve herbert knaup gibi isimlerin yer aldığı filmin "en iyi yabancı film" dalında bir de bafta adaylığı bulunuyor. sundance film festivali'nde "seyirci ödülü"nü alan film, seattle international film festivali'nde de "en iyi film ödülü"nü kucaklamıştır.

manni, içinde 100.000 mark'ın bulunduğu ve 20 dakika içinde mafya babalarına teslim etmesi gereken poşeti metroda unutur. metroda unutulan poşet sokaklarda yaşayan çapulcu bir adamın eline geçer. manni 20 dakika içerisinde 100.000 mark'ı bulmazsa öleceğini biliyordur ve hemen kız arkadaşı olan lola'dan yardım ister. loa, bu zaman zarfı içerisinde onu telefon kulübesinden arayan erkek arkadaşının markette silahlı soygun yapmasını engellemek için onun yanına koşmak ve parayı bulmak zorundadır.

aynı hikayeyi üç farklı şekilde ele alan tykwer, zamanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere. pek çok festivalden ödülle dönen bir film "lola rennt", ama aklıma takılan büyük bir sorun var. çığlıklarıyla cam patlatan lola, sokağın diğer yanındaki erkek arkadaşına seslendiğinde neden onu duymadı? buna rağmen izlenmeli.

0 com

nordwand (2008)

almanlar kendi tarihlerinde yaşadıklarını beyaz perdeye dökmeye ve bunu da olabildiğince iyi yapmaya devam ediyor. hitler'in son dönemini anlattıkları "der untergang", hitler ve onun almanya'sına hatta 2. dünya savaşına dair izlediğim en kaliteli filmlerden biriydi. "nordwand"'da da yine aynı döneme ait bir olayı gözler önüne sermişler. almanya, isviçre ve avusturya ortak yapımı olan filmin senaryosu benedikt roeskau öyküsünden yola çıkılarak hazırlanmış ve film philipp stölzl tarafından yönetilmiş. birkaç gün önce "one day in europe"'ta bahsettiğim florian lukas bu filmde başrolde yer alıyor ve ona benno fürmann, johanna wokalek eşlik ediyor.

yaşanmış bir olayı konu edenen film, nazi almanya'sında geçiyor. nazizmin almanya'yı sürüklediği avrupa'yı da gölgesi altına almaya çalıştığı yıllar... her alanda başarı yakalayarak, bu başarılar üzerinden propaganda yapma amacı hakim. olimpiyatlar öncesi isviçre'nin başkenti olan bern'de bulunan ve alp dağlarının zorlu zirvelerinden biri olan eiger'e tırmanma yarışı yapılacaktır. gerek hava şartları gerekse dik yapısı nedeniyle tırmanması oldukça zor olan ve daha önce kimsenin bu başarıya ulaşamadığı zirveye tırmanışlar kuzey duvarı (nordwand - film adını buradan almakta) üzerinden yapılacaktır.

çocukluklarından beri sürekli daha zor hedeflere tırmanmayı hedefleyen ve bunda başarılı olan iki sıkı dost toni kurz ile andreas hinterstoisser bu yarışta ülkeleri adına yarışmaya karar verir. berlin'de bir gazete ise yarışlara kimin katılacağı mevzusu başta olmak üzere yarışla ilgili gelişmeleri sürekli takip etmektedir. bu gazetede henüz çalışmaya başlayan luise, kurz ve hinterstoisser eski arkadaşı olduğundan onlar hakkında fazlasıyla bilgiye sahiptir ve gazete onu bern'e yarışı takip etmek üzere giden edi rainer ile beraber çalışması için görevlendirir. yarışlar başladığında tahmin edildiği üzere yarışçılar zorlu şartlarla karşılaşırlar.

kurz ve hinterstoisser'in tırmanış yaparken karşılaştıkları zorlu şartlara odaklanan film, hinterstoisser ile luise'nin arasındaki aşkı da işliyor. ancak bunu yaparken amerikan filmlerinden alıştığımız üzere aşk unsurunu dramatize edip gözümüzün içine sokmuyor. ayrıca stölzl, bir tarafta zirve yolunda olan yarışçıların kötü şartlar altındaki yaşam mücadelesini bize sunarken kamerasını yarışın takip edildiği otele çevirip, zenginlerin ve gazetecilerin purosunu yakıp viskisini yudumlayarak sürdüğü sefayı gösterip bir tezat yakalıyor. dağda geçen sahnelerin çekimlerinin oldukça başarılı oluşu, dağcıların karşılaştığı sorunların olduğu gibi izleyene yansıtılışı filmin değerini arttırıyor. son dönemin kaliteli yapımlarından birisi. doğa sporlarına ilgi duyuyorsanız mutlaka izleyin.
0 com

los cronocrímenes (2007)

nacho vigalondo'nun senaristliğini ve yönetmenliğini yapıp, oyuncu olarak da yer aldığı filmi. 3-4 kişi etrafında dönen filmin başrollerinde karra elejalde, bárbara goenaga, candela fernández ve juan inciarte yer alıyor.

karısıyla beraber ıssız denilebilecek ormanlık alandaki yeni bir eve taşınan hector, dürbünle etrafı gözlerken çalıların arasında soyunan bir kız gözüne çarpar. tipik erkek milleti hareketi olarak kızın yanına giden hector yüzü bandajlı bir adamın saldırısına uğradığı anda "fazla merak..." deyiminin devreye girmesini sağlar. haliyle adamdan kaçmaya başlar ve laboratuarımsı bir yere saklanır. orada bulduğu telsiz sayesinde bir adamla irtibata geçer ve adam bulunduğu yeri ona tarif ederek güvende olması için yanına gelmesi gerektiğini söyler. adamın yanına gittiği andan itibaren olaylar zinciri kendini göstermeye başlar. beyaz bir suyla dolu nesnenin içine saklanan hector, içinden çıktığında zamanda geriye gitmiştir ve 2. hector ortaya çıkmıştır. zaman geçtikçe artan hector sayısı, laboratuardaki adamı da şaşkına çevirir ve yaşamak için diğer hectorları öldürmekten başka çare kalmamıştır...

3-4 kişi, hatta sadece hector'un etrafında dönen film inanılmaz bir kurguya sahip. ağır ilerlediği halde film boyunca izleyiciyi sıkmamayı başarmış nacho vigalondo. biraz karışık olmasına ve hector neden bu kadar soğukkanlı diye düşündürmesine karşın 2 defa izlenirse iyice oturacaktır konu. izlenmeye değer bir film los cronocrímenes.

1 com

into the wild (2007)

kendimce iki bölüme ayırdım filmi; alexander supertramp’ın sarfettiği “kariyer yirminci yüzyılın icadıdır” sözünün birinci bölümü, “mutluluk sadece paylaşıldığı zaman gerçektir” sözününse ikinci bölümü temsil ettiği filmdir.

şimdi geçelim ağır spoiler içeren kısıma…


evet, süperberduş’un da belirttiği gibi kariyer geçtiğimiz yüzyılın icadı ve içerisinde bulunduğumuz yüzyılda da dünya üzerindeki çoğu insanı pençesine almış durumda. çoğumuz gerek sosyal statüsünü arttırma, kimimiz doymak bilmeyen egosunu tatmin etme, kimimiz de bir kaç lokma daha yiyip biraz daha rahat yaşamak uğruna kariyer denen şeyin dikenli yollarda mücadele etmekte. tüm bunlara ters gelenler içinse özgürlüğün peşinden koşmak, anti-kariyer yapmak çekici. christopher mccandless ikinci yolu seçenlerden. üniversiteden mezun olduktan sonra ailesinden gelen yeni araba hediyesini elinin tersiyle iten, sahip olduğu parayı ihtiyacı olanlar için kullanmakta çekinmeyen, kariyer denen zımbırtıya kendini kaptırmak istemeyen, aile içerisindeki çatışmalardan bunalıp kendini yollara vuran bir abimiz. içlerinde benim gibi düşünüp de çoğu kişinin götünün yemediği (yiyenlere saygım sonsuz, her biri eşsizdir benim gözümde) olaya kalkışır.

doğa içerisinde yalnız kaldıkça veya kendi kafa dengi insanlara rast geldikçe “gerçek eğitim”i aldığına inanır. ve öyle noktaya varır ki, şehir içerisindeki hayat ona daha “vahşi” gelmeye başlar. kendisi öyle bir yalnız kalmaya adar ki, kız arkadaşı geçtim seks bile onun için cazip hale gelmez. onun aklında alaska’ya varmak vardır.

ve varır da. alaska’daki dağlardan birinde şans eseri bir minibüse varır. hayatının son aylarını geçirdiği, kendisine ait bir dünyanın olduğu minibüse… ayrıca ne kadar ironiktir ki, onun için özgürlüğü temsil eden yerdeki minibüs, daha sonra onun özgürlüğünü gittikçe kısıtlayarak, yaşama veda ettiği yer olur. işte bugünlerde kafasına dank eder, mutluluğun paylaşıldığı zaman gerçek olacağı. yine de pişman değildir. mutlu bir hayat sürdüğünü belirtip göçer dünyadan.

kendisinin ölümünden bir kaç gün sonra avcılar tarafından cesedinin bulunması da ayrı bir üzücü nokta..

film inceden bir yol filmi sayılır. şayet filmi walter salles çekse veya kim ki duk çekse böylesine güzel hikayenin yanında bir de görsel şölen izleyebilirdik. yine de sean penn’e laf edecek değilim, haddim değil.

son olarak belirtmeden geçmek olmaz, eddie vedder soundtrack’i hazırlayarak süper bir iş çıkarmış. sahneleri tamamlayan, ruh katan müzikler olmuş. soundtrack albümü ayrı bir güzel.

0 com

the descent (2005)

daha önce blogda yazdığım "doomsday"'in yaratıcısı olan neil marshall'ın bir önceki filmi "the descent". şimdi böyle bir cümle kurunca "doomsday"'in çok matah bir film olduğu sanılmasın, oradan buradan kes yapıştır yöntemiyle yapılmış gibi bir filmdi. marshall, "the descent" ile yapmak istediğine daha çok yaklaşmış izlenimi veriyor. senaryosunu da kendisinin yazdığı filmde rolleri shauna macdonald, natalie jackson mendoza, alex reid, saskia mulder, myanna buring, nora-jane noone paylaşmış.

adrenalin sporlarına merak salmış olan bir grup kadının rafting görüntüleriyle açılıyor film. beraber geçirdikleri vakitten sonra otele geri dönerken trafik kazası geçiren sarah, kocasını bu kazada korkunç bir şekilde kaybeder. kendisi de arabadan ağır yaralı olarak çıkar. hastaneden çıktığındaysa yaşadığı olayın travmasını üzerinden atamamıştır. ve yakın arkadaşı juno'nun toparladığı bir grupla beraber mağaraya gideceklerdir. takım arkadaşları birlikte toplanır ve dağ evinde bir gece geçirdikten sonra yola koyulurlar (filmin en geren sahnelerinden biriyse 6 tane kadının bıdı bıdı konuştukları bu sahneydi, neyse ki çok süre almadan bitti). takım lideri olan juno, daha önceden girmeyi planladıkları mağara yerine henüz ismi konmamış bir mağaraya sürükler takımı. bu plansız giriş çok geçmeden onların başını derde sokacaktır. önce sarah dar bir geçitten geçmeye çalışırken kayaların arasına sıkışır, daha sonra ufak çapta bir göçük yaşanır ve geldikleri yol kapanır. geriye bir tek seçenekleri kalmıştır; mağaranın bir başka çıkışını bulmak. keşif yapmaya çalışırlarken ise hiç beklemedikleri türden bir engel ile karşı karşıya kalırlar.

neil marshall, filmin başlarında yaşanan kaza ve sarah'ın dağ evinde gördüğü rüyada başına saplanan mızrak sekanslarıyla filmin devamının nasıl olacağına dair ipucu veriyor izleyene. 6 kadının mağaraya girdiği ve mağarada gollumtırak yaratıklarla (crawler denilmiş bunlara) karşılaşana kadar geçirdikleri sürede izleyenin klostrofobik duygularına hitap ediyor ve esas gerilim noktasını bir kenara bırakıyor. ve bir yandan da ufak çaplı olaylarla esas noktaya hazırlıyor izleyeni. yani gerilimi oldukça dengeli kullanarak başarılı olmuş. ancak aynı başarıyı konu ve de karakterleri yaratmada göremiyoruz. mağara gezisi için bir araya gelen altı kadının normal yaşamlarına ait fazla bir ayrıntı vermiyor. bu da filmin finalinde juno ile sarah'ı karşı karşıya getiren olay da eksik noktalar bırakıyor. marshall, aynı "doomsday"'de olduğu gibi bu filminde de beyazperdenin önemli filmlerinden referanslar barındırıyor. hastanedeki koridor sahnesiyle "shining", sarah'ın crawlerlarla olan mücadelesinde ise "carrie" tadı yakalamak mümkün. çoğu yazıda son yılların en iyi gerilim filmi olduğu görüşüne katılmıyorum, daha iyi örneklere rastlamak mümkün. son olarak, devam filmi üzerinde çalışılıyor şu sıralar. sarah ve juno'nun hesaplaşmasını kaldığı yerden izleyeceğiz. bu sefer yönetmen koltuğunda neil marshall yok.


0 com

into the wild (2007)

sean penn yönetmenliğinde 2007 yılında çekilen film, 8.2 rating ile imdb top 250 sıralamasında 143. sırada bulunmakta ve chris mccandless'ın gerçek hayat hikayesini anlatmaktadır. başrollerde emile hirsch (chris mccandless), marcia gay harden (annesi), william hurt (babası), jena malone (kızkardeşi) yer almaktadırlar.

toplum düzeni; kısaca aile, sevgili, kariyer, seks, iş, para gibi unsurların varlığını tamamen silip atmaya yönelik girişiminde oldukça başarılı olan chris mccandless, aslında "mutluluk sadece paylaşıldığında anlamlıdır" ilkesini benimsememekten yanadır. belirttiğim unsurları silip atma yöntemi birçoğumuzun hayalinden pek farklı değildir aslında. genellikle ergenlik dönemindeki gençlerimizin başta aile baskısı olmak üzere, çeşitli sıkıntılarından kurtulma hayalini gerçekleştirmiş olan chris mccandless, çok iyi örnek olmamakla beraber, filmin sonunda da bunu kanıtlıyor. (mesela o karda boxer ile gezilmez)

en büyük hayali alaska'ya varıp, kendince "yaban" bir hayat yaşamak olan mccandless, dağ bayır gezen bir "alexander supertramp" (alexander süperberduş) oluveriyor. süperberduş'un, adeta bir görsel şölen tadındaki yolculuğu sırasında tanıştığı insanların çoğundan ayrı mesajlar alıyoruz. fakat kendini toplum hayatından soyutlamış olan arkadaşımız, onlara da yüz vermiyor. en azından bağlı kalmıyor.

filmi oldukça çekici yapan unsurlardan bir diğeri ise sevgili eddie vedder'ın sesinden dinlediğimiz soundtrack albümüdür. özellikle hard sun, society, far behind gibi harika şarkılar barındıran albüm, filmi izlerken, yaşamamıza sebep oluyor.

0 com

los cronocrímenes (2007)

nacho vigalondo'nun senaryosunu yazıp yönettiği ve oynadığı 2007 tarihli "los cronocrímenes"'da ("timecrimes" / "suç zamanı") ayrıca karra elejalde, candela fernández, bárbara goenaga, juan inciarte rol alıyor.

eşi clara ile şehir dışında bir eve taşınan héctor, taşınma esnasında etrafı dürbünle gözlemektedir. ormanlık alanda gözüne bir kadın çarpar, onu gözlemeye devam ederken kadının çırılçıplak yattığını görür. eşinin de evden uzaklaşmasını fırsat bilen héctor kadının yanına gittiğinde suratı bandajlı bir adamın saldırısına uğrar, ondan kaçmaya çalışırken kendisini deneylerin yapıldığı bir laboratuarda bulur. ve filmin esas kısmı başlar. laboratuar görevlisi chico onu saklamak için bir kapsülün içine sokar. héctor kapsülden çıktığında zamanın bir saat öncesine gitmiştir. ilk başta olayın şokunu yaşayan héctor, daha sonra zamanın akışını kendi lehine çevirmeye çalışır. ancak tüm bu çabalar sonucunda işler daha da sarpa sarar.

son dönemde gerilim adına iyi örnekler sunan ispanyol sinemasının son ürünü olan film giriş kısmında yaratılan gerilim zamanla yitirilse de baştan beri sahip olduğu gizem kendisini koruyor. zamanda yolculuk yaparak olayların akışını düzene sokma gibi yine daha önceden işlenmiş bir konu üzerinde çok fazla farklılık sunmayan film, öyküsünün akışında ve kurgusundaki güzellikle kendisini izlenilebilir kılıyor.

0 com

stardust (2007)


başrollerini charlie cox, michelle pfeiffer, robert de niro, sienna miller ve claire danes gibi isimlerin paylaştığı, matthew vaughn yönetmenliğinde 2007 yılında çekilmiş ve aynı sene vizyona girmiş olan fantastik, bilim kurgu ve birazda aksiyon türleri içeren ingiliz yapımı sinema filmi. aslında film fantastik olmasının yanısıra, sevdiği kadına sahip olmak için çok zorlu yollardan geçen bir adamın hikayesini anlatmakta. yani dram ve romantizm kokuları alıyoruz filmde. özellikle sonlarına doğru romantizm unsuları artmakta.

film, neil gaiman‘ın kitabından uyarlanmıştır beyazperdeye. hatta neil gaiman‘ın bu kitabı tori amos‘un evinde yazdığıda bilinmektedir. şaşırılacak bir durum söz konusu değil, e malum; tori amos işin içindeyse, böyle bir senaryonun ortaya çıkmasına da şaşırmıyoruz.

film asıl olarak tristran -esas oğlan- ve sevdiği kızın o gece oturmasıyla başlar. bir yıldızın kaydığını gören kız, “o yıldızı bana bir hafta sonra -yani doğumgünümde- getirirsen senine evlenirim.” der ve çocuğun aklını başından alır. çocukta malum saf aşık, başlar yıldızı aramaya, bulurda. ama yıldız beklediği gibi parlak bir taş değil, çok güzel bir kadındır.



işte parlayan yıldızımız yvaine ve yıldız avcısı (?!) tristran‘ın zorlu yolculukları başlar böylece. iyiki de başlamış. gerçek aşk ‘gökyüzündeymiş‘ meğer. ha, söylemeden edemeyeceğim; yolculukları sırasından tanıştıkları bir kaptan var ki! evet, kaptan shekespaere rolünde robert de niro‘yu görüyoruz. sert ve acımasız kaptanın aslında bir gay oluğunu öğrenince şaşkınlık söz konusu olabilir ama gerçekten eğlendirdiğinden şüphem yok.

her yaş grubuna hitab eden bu film kaçırılmamalı diyor ve yazımı bitiriyorum.
0 com

hell ride (2008)

70'li yılların çöp filmlerinin kahramanlarından olan larry bishop, bir dönem sessizliğe bürünmüş, tarantino'nun "kill bill" projesiyle bir süre ara verdiği beyaz perdeye dönüş yapmıştı. bir "larry bishop" hayranı olan tarantino, onun motosikletli filmlerinin bir benzerini beraber kotarma isteğini bishop'a iletmiş ve o teklifin ürünü olan "hell ride" karşımızda. tarantino'nın yapımcı olarak destek verdiği projenin aslında 4-5 yıllık bir mazisi var. şartlar ancak yerini bulmuş ve proje olgunlaşmış. larry bishop,yazıp yönettiği filmde bir de başrolde yer alıyor. kendisine eşlik eden oyuncular arasında yine piyasadan tanıdık simalar var; michael madsen, eric balfour, david carradine, dennis hopper ve bu gözüpek yiğitlerin avrupa'daki yansıması vinnie jones. geçtiğimiz sene clive barker öyküsünden uyarlanan "the midnight meat train"'de kasaplık yapan jones, "hell ride"'da da motosiklet çetesinin lideri rolünde karşımıza çıkıyor. hem tarantino hem de bishop ona filmde yer vererek ilginç bir sentez sunuyor. avrupa filmlerinin haşin ve gaddar çocuğu bu kez bir spagetti western denemesinde...

"hell ride", konu olarak yine 70'lerin çöp filmlerine bir selam duruşu niteliği taşıyor. aynı bölgede takılan birbirine rakip iki motosiklet çetesi vardır; victors ve 666. 666 üyeleri 1976'da bir cinayete karışır, comanche'nin annesinin boğazını kesip yakarlar. aradan hayli uzun vakit geçer, ve "intikam, soğuk yenen bir yemektir" sözünü doğrularcasına başta larry bishop'un canlandırdığı pistolero olmak üzere comanche ve the gent yeniden ortalıkta peydah olan 666'in lideri billy wings'in peşine düşer.

tarantino'nun ayak fetişine inat bu filmde tinto brassvari popo fetişi boy gösteriyor. victors üyelerinin durmadan ağzında gevelediği 3b (bicycles, beer, boots) olayının biri de budur. tahrik edici kalçaların yanı sıra chopperları da filmde bol bol görmek mümkün. spagetti western filmlerin motosikletli hali olarak görebileceğimiz bu çöp film, yine dönemin sounduna uygun müzikleriyle besleniyor. soft rock parçalar, aralara serpiştirilmiş daha hızlı parçalar ve yöreselliğe dem vuran melodiler. karakterlerin filmin başlangıcında fişlenerek izleyene tanıtılması yine tarantino'nun kullanmayı pek sevdiği olaylardan. kendisinin bu aralar post-prodüksiyon aşamasında olan, yine kendi mutfağında hazırladığı ve brad pitt'li "inglourious basterds"'ı bekleyene kadar seyredilebilecek türden bir çerez film olmuş. tiz tüketile...