(500) days of summer (2009)

suyun kamışa yürüdüğü zamanlar, ortaokul günleri yani. doğduğumuzdan beri beraber evcilik, doktorculuk gibi seksist açılımlara sahip oyunlar oynadığımız karşı cinse başka bir gözle bakmaya başlıyorum. mahallede biraz yaşça büyük abimiz çocuğun dünyaya getirmenin formülünü bize deniz kenarında sunduğunda ise şaşkınlığımı gizleyemiyorum. meğer en başından beri işemek kullandığımız pipi başka bir işe de yarıyormuş ve artık onu bu farklı amaç için kullanmanın zamanı gelmiş. sınıftaki erkekler mastürbasyon olaylarına yeni bulaşıyor. kimisi 31'e kadar sayıp ne olacağını bekliyor, kimisi ise sinek kanadı gibi fantastik yöntemlerle aklımızı karıştırıyor. sınıftaki kızlar ise bir başka geliyor göze, çok çekiciler, her biri farklı bir sanat yapıtı sanki. ben de gözüme birkaç tanesini kestiriyorum. ama yanlarına gidip mevzuyu açacak cesaretim yok. yakın arkadaşlık ettiğim bir kızı elçim olarak seçiyorum ve yolluyorum. gelen cevap hep olumsuz. gerçi henüz bitmekte olan bıyıklarımdan, garson boy gömleklerimden ve siyah çerçeveli gözlüklerimden dolayı pek de şaşırmıyorum sonuca. ama bu elçilik vaziyetini bir süre daha devam ettiriyorum. sonra baktım bu iş elçiyle olmayacak, sazı elime alıyorum. göbeği içe çekip, göğsü dışa verip, nefesi de tutup bitiveriyorum müstakbel kız arkadaşımın yanında. biraz muhabbetten sonra "haydi oğlum koray, topa girmenin vaktidir" diyerek maksadımı açıyorum. sonuç gene değişmiyor, ama cevap farklı yolda; "ben seni arkadaşım olarak görüyorum". ne saçma bir bahane ama!

üniversite eğitimini mimarlık üzerine alan tom hansen, mezun olduktan sonra kendi mesleğini yapmak yerine bir şirkette posta kartları üzerindeki sloganları yazmayı tercih ediyor ve bu işte 3-4 yılını geçiriyor. sıradan bir iş gününde patronunun yeni asistanı summer finn ile karşılaşır ilk defa. ilk görüşte pek beğendiği bu hatunla birkaç gün sonra asansörde karşılaşır. pek sevdiği brit rock gruplarından the smiths'in "there is a light that never goes out"'unu dinliyordur o esnada. summer, the smiths'i çok sevdiğini söyler. artık bir ortak paydaları vardır. tom, yine smiths'ten "please, please, please (let me get what i want)" ile mesaj vermeye çalışır ancak summer pek üzerine alınmaz. tom'un iş arkadaşı mckenzie, arkadaşına bir güzellik yaparak tüm ofis ahalisine bir karaoke partisi düzenler. ve tom ile summer arasındaki yakınlaşmalar burada başlar. ancak summer'ın bu ilişkide kendisini karşı tarafa kaptırmak ya da şöyle diyelim ciddi bir ilişkide bulunmak gibi bir niyeti yoktur. yani "ben seni arkadaş olarak görüyorum"'un farklı bir boyutu söz konusu.

tom'un summer ile olan 500 gününe dayanan film, kronolojik sırayla akmıyor. olanlar bir ileri, bir geri sararak anlatılmış yönetmen marc webb tarafından. anlatımının oldukça güzel olduğunu söyleyebilirim. ayrıca görüntü bir iki yerde çizgiselliğe dökülerek hoş bir tad yakalanmış. tom'un summer'ın düzenlediği teras partisine giderken yönetmenin ikiye böldüğü ekranın bir köşesinde tom'un beklentilerini, diğerinde ise yaşadığı gerçekleri bize sunması yine anlatımla ilgili ayrı bir güzellikti.

kadın erkek ilişkilerine dayanan filmleri beğenme ölçütüm üzerine düşündüm biraz. ve şuraya bağladım, eğer filmdeki erkek karakterle kendimi bir açıdan da olsa özdeşleştirebiliyorsam o filmi beğeniyorum ya da şöyle söyleyim beğenim daha da artıyor. "annie hall", "manhattan", "high fidelity", "closer" ilk aklıma gelen örnekler. cinselliğe adım attığım zamanlardan bahsederek açtığım yazıya kadınlar konusunda çıkardığım bir dersle devam edeyim; bana arkadaş gözüyle bakacak, ciddi bir ilişki içerisine girmek istemeyen kadınların eğer bu tavrını hissettiysem peşlerinden koşmayı bırakırım. ne olursa, kim olursa, ne kadar güzel olursa olsun. hayat oldukça kısa ve tecrübe edilecek çok fazla kadın doğada mevcut. [tabi bu dersi blog yazarları arasında çıkaramayan arkadaşımız da yok değil :)] bu nedenle tom karakteri ile aramda doğal olarak bir kopukluk oluştu, ve onun summer'ın peşinden koşmaları bana pek hitab etmedi. ancak ikili arasında ilişki esnasında yaşanan açmazları bir kere daha görmek iyiydi. ayrıca the smiths, knight rider, ingmar bergman ("persona"), henry miller gibi sevdiğim şeylere ait referanslara filmde rastlamak kendi adıma oldukça hoştu.

3 yorum:

ayşelon | 15 Ocak 2010 12:02

çok şey beklemiştim,izlerken hadi bir şey olsun beni öyle bir şaşırtsın,soluksuz izleyeyim demiştim.ama...
bu film bende istenen etkiyi bırakamadı.ben 8.0'lık bir film beklerken 5.0'lık bir film buldum.

Bazı sahneler (Hall&Oates'in You Make My Dreams şarkısının çalındığı o enfes dans sahnesinde aşkın tasviri), müzikler,tom'un aşık olduğum kıyafetleri,Regina spektorun Us şarkısı bile kurtaramadı filmi.Eve gider gitmez İmdb'ye girdim.Filme yüksek puan verenler kesinlikle 40 yaş üstü olmalıydı.Aksi takdirde bendeki sorun neydi,bu film neden beni çekmedi?Bilmiyorum.filme yüksek puan verenler aksine gençler ve erkeklerdi.

Aşkın 500 günü belki film olarak beni etkileyemedi ama bu kadar beğenilmesi büyük bir gizem bıraktı bende

koray aykanat | 15 Ocak 2010 12:15

yorumun için teşekkürler. aslında beğenileri oluşturan noktalardan biri de filmde anlatılanları veya karakterleri insanın kendisiyle örtüştürebilmesi. ben de bu noktada çok takıldım filme. ancak ekranı 2'ye ayırıp çocuğun kafasındaki beklentileri ve gerçekte yaşadıklarını aynı anda bize sunulması gibi ayrıntılarını çok sevdim :)

filme yüksek oy veren kesimin genç erkekler oluşu acaba ilişki yaşayamadıkları kadınlara karşı verdikleri tepkiden kaynaklı olabilir mi :p

koray aykanat | 15 Ocak 2010 12:26

http://www.usatoday.com/life/movies/news/2009-08-04-zooey-joe-music-video_n.htm

ayrıca yukarıda adreste filmdeki iki ana karakterin rol aldığı hoş bir video yer alıyor. tavsiye ederim :)