my blueberry nights (2007)

isminin sonunda berry olan her türlü meyveye düşkünlüğü olan benim gerek adıyla gerekse aralarında jude law, natalie portman, norah jones gibi oyuncuların bulunduğu kadrosuyla ilgimi çeken bir film "my blueberry nights" (sinemalarımızda "benim aşk pastam" gibi idiot bir isimle gösterime girmişti). yönetmenliğini yapan kar wai wong, senaryoyu lawrence block ile beraber oluşturmuş. yukarıda saydığım isimlerin dışında rachel weisz, frankie faison, david strathairn gibi isimler filmde rol alıyor.

jeremy, şehrin herhangi bir sokağında herhangi bir cafe/bar'ı (veya bistro mu demeliyim?) çalıştıran, katya ile yaşadığı ilişki hüsranla sonuçlanmış ve o ilişkiden geriye bir anahtar kalmış olan, mekanında kendisinki gibi anahtarların içerisinde bulunduğu bir cam kavanozu barındıran herhangi biridir. müşterilerini yediklerine göre kategorilendirip o şekilde anımsar. bir akşam çalıştığı mekana elizabeth'in yolu düşer. sevgilisinin o mekana uğrayıp uğramadığı konusunda jeremy'den bilgi almaya çalışan elizabeth, çok geçmeden istemediği bir gerçekle karşı karşıya kalır; aldatılıyordur. konuşmaya ihtiyaç duyar ve içini jeremy'e döker, yollara düşme arzusundan bahseder. jeremy de aragazı verince, elizabeth new york'u ardında bırakarak yola çıkar.

genelde film yazılarımda spoiler vermemeye çalışıp filmden alacağınız zevki öldürmemeye çalışıyorum. ancak internet üzerinde film hakkında okuduğum yorumların dengesiz oluşu, beni içerisinde bolca spoiler barındıran ve kendi yorumlarımın bulunduğu bir yazı yazmaya itiyor. filmi izlediyseniz ve kişisel görüşlerimi okumak istiyorsanız devam edebiliriz. filmi izlemeyenler iki paragrafı atlayıp devam edebilir veya çok fazla acıtmayan spoilerla kaplı yazıyı okuyabilir. zaten en büyük spoiler film afişinde verilmemiş mi?

film hakkında okuduğum yazılarda elizabeth'in bu yolculuğu için gerçek aşkı arama, kendisini tanıma hatta insanları tanıma yolculuğu denilmiş ve kısaca iç dünyasına yaptığı bir yolculuk olarak adlandırılmış. ben tüm bu yorumlara katılmıyorum. eğer gerçek aşkı arama yolculuğuysa ,o kadar dönüp durduktan sonra jeremy'e kalbini açması ancak karşımıza "simyacı" türü bayatlamış bir öykü çıkarırdı. kendisini tanıma mevzusu ise tamamen çelişkili. kendisini tanımak için yola çıkan bir insan gündüz dinerda, gece barda çalışıp, hayatın yoğunluğuna kendini kaptırmak istemez. elizabeth'in gündüz gece işlerle uğraşmasının ilk nedeni yaşadıklarından uzaklaşma, işlerin yoğunluğu ve yorgunluğu içerisinde kendisini kaybedip onları unutma çabası ikinci nedeni ise yolculuğunu daha özgür kılacak bir araba alma isteği. ne var ki ilk durağı olan memphis'te çalıştığı barda tanıştığı alkolik polis memuru arnie ve daha sonraki durağı olan nevada'da çalıştığı kumarhanede tanıştığı kumarbaz leslie kendisi gibi sorunlarından kaçmaya çalışan iki karakterdir. arnie, evliliğindeki sorunları unutmak için kendisini alkole, leslie ise babasıyla olan sorunları göz ardı edebilmek için kendisini kumara vermiş sıradan insanlardır. elizabeth, karşılaştığı bu iki tipte de kendisini bir parça bulabilmiş ancak kendi sonununda onlar gibi olmasından çekinerek şehre geri dönüp jeremy'nin barının kapısından içeri girmiştir.

arnie ile leslie arasında kurduğum paralelliğin farklı bir türünü sue lynne ile leslie arasında kurmak mümkün. sue lynne, kendisinden yaşça büyük olan kocası arnie ile evliliğini, arnie'nin kendisine olan aşırı düşkünlüğünden dolayı bırakmış, kocası olmadan daha rahat nefes alabileceğini düşünmüş, kocasını terkettikten sonra kasabanın gençleriyle beraber olmaya başlamış fettan bir kadındır. kocasını bırakmış olsa da yine onun varlığından rahatsız olmaktadır. eğer arnie ölse daha da özgür olacağını düşünmektedir. ne var ki arnie'nin kaza gibi görünen ama bir intihar olan ölümüyle ne kadar yalnız olduğunu, kocasının onun üzerine titremesini özlediğini farketmiştir. leslie ise kumarhanelerde baba parasını sorumsuzca yiyen, insanlara güveni olmayan ancak kendisine ne kadar güvendiğini sürekli dile getiren, rüküş giyinen bir kadındır. elizabeth'in kendisine duyduğu güveni kullanıp onu kandırır ve beraberinde vegas'a sürükler. bu arada babası hakkında sürekli ileri geri konuşarak ondan hazzetmediğini anlatır elizabeth'e. vegas'a ulaştıklarında babasının hasta olduğu haberini alır. ama babasının her zaman yaptığı oyunlardan biri olduğunu düşünür, olayı umursamaz. gerçek ise başkadır ve babası ölmüştür. kötü haberi öğrenmesiyle o kendine güveni olan kadından eser kalmaz, aynen sue lynne gibi yıkılır.
renklerin, tonlamaların ve ışığın kullanımı mükemmel olmuş. öncelikle filmi keyifle izlememe etki eden faktörlerin en başında geliyor. gerek kar wai wong gerekse görüntü yönetmeni mavinin egemen olduğu (betty blue'yu da çok seviyorum), her karesi bir fotoğraf tadında olan, izleyene (izlemesini bilene mi demeliyim?) görsel şölen sunan bir film yapmışlar.

izleyip yorumda bulunanlar en fazla norah jones'un oyunculuğuna takılıp kalmış. acep analarının karnından başrol oyuncusu olarak mı çıkmışlardır bilmem ama norah'ı ben yeterli buldum oynadığı karaktere göre. ben en çok arnie'yi canlandıran david strathairn'in performansından etkilendim. kısa süre yer alsa da oynadığı karakterle filme damgasını vurmuş. arnie'nin karısı sue lynne'i canlandıran rachel weisz ise ayrı bir güzellik. hangi erkek böyle bir kadına tutkun olup, terkedilişinden sonra arnie gibi kendini alkole vermez ki (bu cümle az sonra çok başımı ağrıtacak ama yazmadan edemedim (: ).

izlemeyeniniz varsa jude law, natalie portman oynuyor diye filmi izlemeyin, sıkılırsınız. ondan sonra saçma sapan yorumlar yapıp can sıkıyorsunuz. sizin için bol bol film üretiyor hollywood, onlardan tadın. yok eğer benim canım güzel renk ve müziklerle süslenmiş buruk bir hikaye izlemek istiyor diyorsanız izleyin bu filmi. son olarak film çok fena turta tüketmeye teşvik ediyor filmi. başlamadan önce el altında bulundurmakta fayda var. filmi izleyip aş ermenin de gereği yok değil mi?


1 yorum:

burçin belentepe | 27 Şubat 2009 22:30

bu cümle az sonra çok başımı ağrıtacak ama "yazmadan edemedim" dediğine göre oldukça etkilenmiş olacaksın bağyandan. sanırım bu da benim pirates of the caribbean üçlemesindeki jack sparrow hayranlığım gibi birşey. insan kendine hakim olamıyor böyle güzel şeyler görünce ekranda. güzel yazı.